Demokrasi ve Kürt siyaseti

Pazartesi günü 'Kürt sorunu' konusunda yazdığım yazıya bir 'zeyl' yazmam gerekirse söyleyeceklerim o yazıda belirttiğim 'sıkışmışlık' kavramını başka yönleriyle göstermekten ibaret olacaktır.

Pazartesi günü 'Kürt sorunu' konusunda yazdığım yazıya bir 'zeyl' yazmam gerekirse söyleyeceklerim o yazıda belirttiğim 'sıkışmışlık' kavramını başka yönleriyle göstermekten ibaret olacaktır.
O yazıda vurguladığım 'Kürt sorunu' denilen şeyin daha önce Demirel tarafından dile getirilmiş 'Kürt realitesi' kavramından farklı olduğudur. İki kavram arasında ben kişisel olarak demokrasi/etnisite bağlamında kendisini gösteren bir fark görüyorum. Kürt realitesini daha geniş ufuklu bir anlayışın sonucu olarak değerlendirmek gerekir. Oysa Kürt sorunu denildiğinde meselenin bugün çok tartışılan PKK bağlamına daha yakın durduğu kanısındayım. Buradaki sorun, Demirel'in 1990'lı yılların başında yaptığı bu açıklamadan sonra demokrasi alanında önemli adımların atılmamasıdır. Bu girişimlerin bazıları daha sonra yapıldı. AB sürecinde zorunlu ve 'mübrem' olan demokratikleşmenin önemli aşamaları gerçekleştirildi. Fakat bu defa da karşımıza iki sorun çıktı: hem bu girişimler yeterince algılanıp hazmedilmedi hem de Kürt kesimi bu arayışa gerekli desteği verip, gerekli kabulü göstermedi. Onları yeterince savunup ihtiyacın burada düğümlendiğini ve öylelikle de önemli bir dönemecin alındığını ifade etmedi. Bunun sonucunda ortaya İsmet Berkan'ın dünkü yazısında belirttiği 'inandırıcılık' sorunu geldi. Hatta hapisten çıktıktan sonra Leyla Zana ve arkadaşlarının (son örneği Orhan Doğan'ın Neşe Düzel'e verdiği mülakâttır) sergilediği tutumdur. Bu kesim tartışmayı PKK dışında temellendirme yaklaşımını bugüne dek göstermedi. Dolayısıyla bugünkü sorun öncelikle PKK'dır. (Hatta Doğan, PKK'nın şimdi Karadeniz'e açılacağını duyuruyor.) Bu itibarla da atılması gereken bir adım varsa bunu biçimlendirecek olan öncelikle Kürt kesimidir. Gene bu itibarla sorun, altını kalınca çizerek belirtelim öncelikle siyasaldır. O yanıyla da pazartesi günü belirttiğim gibi ulusal olmayı çoktan aşmış uluslararası bir nitelik kazanmıştır.
Bu anlayış bir başka sıkışma noktasını hazırlıyor. Türkiye'de daha önce de tartışıldığı gibi acaba siyasal olanı demokratik olanla dönüştürmek olanağı var mı yok mu?
Aslında bu türden çatışmacı bir çözümlemeye gitmek ve bu iki kavramın birbirini bu derecede dışladığını düşünmek yanlış. Hiç değilse genel çizgileriyle... Ama ne yazık ki, Türkiye, çok uzun bir dönemdir bu tartışmayı yapıyor. Ve ne yazık ki, her defasında demokratik olanı siyasal olanın arkasına itiyor. Bugün de daha farklı bir noktada değiliz. Hatta yukarıda anlattığım görüntü içinde daha da 'sıkışmış' bulunuyoruz. Hükümetin demokratikleşme vurgulu ve ne yazık ki yeterince hazırlanmamış o nedenle de çeşitli cephelerde cevapsız kalmış kendisinin de artık yeterince savunamadığı girişimine karşı muhalefet aynı noktayı vurguluyor. İşin vahim yanı şimdi Kürt kesiminin de aynı sakat anlayışı kabullenmesi ve demokratikleşmeye geniş ölçüde sırtını dönmesi, sorunu siyasal bir düzlemde (PKK bağlamında) ele almasıdır. Hatta bu yaklaşımı sonucunda gitgide ağırlaşan koyu bir milliyetçiliğe yuvarlanmasıdır.
Neresinden bakılırsa bakılsın olumsuzluklar içeren ve aşılması için gerekli olan iradelerin henüz sergilenmediği bu model şimdi dönüştürülebilecek mi? Tekrar edelim bu sorunun yanıtı artık ulusal değil uluslararasıdır. Bölgede hazırlanan senaryolardır ve manipülasyonlardır. Hükümet demokratikleşme sürecini ödünsüz biçimde sonuna kadar savunmalıdır ama düğümün başka yerde olduğunu da unutmamalıdır. Yoksa, turpun büyüğü heybeden çıkacaktır.