Demokrasinin kadınından kadının demokrasisine

Eğer bir ülkede yönetimde bulunanlar yere düşmüş kadının suratına tekme atan, yaralı kız arkadaşını kucaklamış gencin ağzını burnunu dağıtmaya çalışan...

Eğer bir ülkede yönetimde bulunanlar yere düşmüş kadının suratına tekme atan, yaralı kız arkadaşını kucaklamış gencin ağzını burnunu dağıtmaya çalışan, köşeye sıkışmış kadına copla saldıran 'polis'in eylemini kınamıyor, ondan ötürü toplumdan özür dilemiyorsa bu olgunun kendisi doğrudan doğruya bir göstergedir. Nitekim kınama AB'den geliyor. Yani, Dışişleri Bakanımızın da 'Kim oluyor?' diye temsilcisine haddini bildirmek telaşında olduğu kurumdan. Elbette o şahsın kim olduğu kendisine de Türkiye'ye de daha zaman geçirilmeden hatırlatılıyor.
Evet, üstünde biraz daha düşünelim: Neden böyle?
Bu şiddetin altında ne yatıyor?
O tekme atan adam, tam o anda anasına savuruyor o tekmeyi, bacısına da. Yani, bir politikacımızın 'Onlar polislerin anaları, bacıları, niçin öyle davranıyorlar?' şeklindeki safiyane sorusunun cevabı tam da o: Öyle davranıyorlar, çünkü, onlar analar ve bacılar ve bu toplumda baştan beri şiddetli bir mizojeni (kadın düşmanlığı) var. Burada meseleyi daha soyut düzeyde ele alıp Oedipal bilinçaltımıza kadar geriletebiliriz. Ya da onunla dolaylı yoldan ilişkili fakat çok somut bir şeyi, yakın dönem, radikal modernizm hamlesinin romanlarında kadına yüklenen simgesel anlamı ve onun tanımlanışını düşünebiliriz. Örneğin Peyami Safa'nın hangi romanında kadın çarpık, yozlaşmış, sefih Batı'nın baştan çıkarıcı simge göstergesi değildir? İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu'nun 'Yeni İnsan'ı acaba kadını nasıl ele alıyordu? Ya da milliyetçi romanların hangisinde 'düşman' kahpe ya da kancık bir kadın olarak tanımlanmaz?
Böyle bir algılamanın nedenini anlamak mümkün: Kadın-erkek ilişkisi bir iktidar ilişkisidir. Kim ne derse desin, kadın, modernite içinde hak arayan, hakkını alan, özgürleşme çabası içinde bulunan kişidir. Modernleşme de budur. Kendiliğinden erkek egemen iktidarın sarsılması anlamına gelecek bu hamleye karşı, 'asker' veya 'ordu millet'in asli üyesi olan yani 'erkek/lik' bağlamında bilinçlenmiş ve kimliğini oluşturmuş polis tekmeyi atarken aynı zamanda sokağa çıkmış, hakkını arayan, özgürleşme çabası içine girmiş, karşısındakinin iktidarını hiçe sayan kadını da 'hizaya getirme', ona haddini bildirme gayretindedir.
İşin bu kısmı saklı olmak kaydıyla, çarşamba günü yazdığım yazıda, başka bir noktaya değinmiştim: Bana göre 20. yüzyıl kadının özgürleşmesini getirdi. 21. yüzyıl özgürlüğün kadınını getirmek zorundadır. O gürüşümü şimdi şöyle geliştireyim: Bugüne kadar kadın sorunu demokrasi sorununun ikincil bir elemanı idi. Yani demokrasi konusunda belli bir yol alınırsa kadın sorunu da o ölçüde çözülecek sanılıyordu. Oysa, şimdi, işin bir hayli değişmiş olduğu anlaşılıyor. İddiam şu ki, artık demokrasi kadın konusunun ikincil bir değişkeni durumundadır. Yani, kadın sorunu çözülebilirse, kadının özgürleşmesi belli bir düzeye eriştirilirse demokrasi sorunu çözülmüş olacak. Böyle bir tanımlama ve anlayış, kadın olgusunun Türkiye'de nasıl kapsamlı olduğunu da ortaya koyuyor.
Çarşamba bunları yazdıktan sonra en sevdiğim dostlarımdan birisinden bir mesaj aldım. 21. yüzyılın özgür kadını getireceğini nereden bildiğimi soruyordu. Biliyorum, çünkü, bu söylediklerim ideolojik bir tercihin nihai öngörüsüdür. Bu bir yol haritası ve irade beyanıdır. Siyasal ve toplumsal düzeyde bilmek budur; deterministik değil ideolojik bir olgu. Olanla değil olmayanla uğraşmak ve onu var etmeye çalışmak. Bu yaklaşım olmasaydı, tarih olamazdı. Çünkü, tarih ezilenin ve hak arayanın yanında olmak ya da olmamaktır.
Hak, ahlak ve vicdan, kısacası!