Denge politikasının zorunlusu

Türkiye'nin özellikle dış politika açısından son derecede sıkıntılı bir dönemden geçtiği malum. Dış politikanın doğrudan iç politika üstünde etkileri olduğundan mevcut iktidar o sorunu çözmeden ulusal düzeyde belli adımlar atma olanağı bulamayacak.

Türkiye'nin özellikle dış politika açısından son derecede sıkıntılı bir dönemden geçtiği malum. Dış politikanın doğrudan iç politika üstünde etkileri olduğundan mevcut iktidar o sorunu çözmeden ulusal düzeyde belli adımlar atma olanağı bulamayacak. O nedenle bugünkü yönetimin asıl meselesi bu badireyi atlatmak. Ama, nasıl?
Bu 'nasıl' sorusunun biçimlenmesine yol açan ana faktör çok açık: ABD, Türkiye'yle olan ilişkilerine belli bir mesafe ve soğuklukla yaklaşıyor. Ona bakarak da belli kesimler, o arada hükümet Türkiye'nin 'bittiği' vehmine kapılıyor.
Bu, tepeden tırnağa yanlış kanının aşılması öncelikle zihniyetle ilgili bir süreç. Dolayısıyla da hükümetin kendi kafasında sorunun aşılabileceğine inanması gerekiyor. Öte yandan bu çıkmazı aşmanın en etkin yöntemi Türkiye'nin yeni bir denge politikası gütmesine bağlı. Üstelik, bu denge politikası bundan önceki dönemlerde olduğu gibi 'pasif' bir yaklaşımı değil daha etkin bir yaklaşımı öngörüyor. Daha önceki dönemlerde Türkiye 'hiçbir şey yapmamayı' bir yöntem olarak belirliyordu. Oysa bugün bir şeyler yapmanın zamanı. Onun olanakları da çok daha geniş bir ölçekte mevcut. O geniş ölçek Avrupa ve Avrupa Birliği'dir.
ABD, gemi azıya almış bir biçimde gidiyor. Sadece çevresine tehdit yağdıran bir ülke bugün ABD. Son örnek, Brüksel, İnsan Hakları Mahkemesi'nde aleyhinde açılmak istenen davaya gösterdiği tepki. Dava kabul edilirse Brüksel'le ilişkilerini gözden geçireceğini beyan eden, her şeyi gücün tehdidiyle ortadan kaldırmayı uman bir ABD var. Bu Amerika'ya karşı Avrupa bir biçimde örgütlenecektir. Türkiye'nin de o yapı içinde yer alması gerekiyor.
Bu, öncelikle bir bütün olarak Türkiye'nin 'sorun'u. Ama daha çok da bu hükümetin sorunu. Nedeni besbelli...
ABD, son dönemde İslami imalar içeren her türden yönetime karşı olduğunu açıkça belirtiyor. Türkiye'den şikâyet edişi aslında hükümetten yakınması ve onunla nasıl bir ilişki izleyeceğinin belirlenmesidir. Dile getirdiği 'hayal kırıklığı' kavramının arkasına sığınışının altında da bu var.
11 Eylül'le birlikte başlayan süreç devam ediyor: ABD, İslam'ı kendisine 'tehdit' olarak seçmiştir. Hükümetin Irak konusundaki tutumunun da İslam'a, daha doğrusu dinsel bağlara, ilişkilere dayalı bir sebepten kaynaklandığı görüşü içindedir. O nedenle de 'kırgınlık' dediği şey, 'Biz artık sizin arkanızda yokuz' mesajıdır.
Bu şartların daha da ağırlaşmasını engelleyecek olan şey, AKP iktidarı için, kendisine yeni dayanaklar, müttefikler bulmaktır. Bu da işte AB'dir.
Bugün Türkiye'nin çıkarları ve zorunlu stratejisiyle AB'nin stratejisi üst üste çakışmıştır. Bu, tarihsel bir fırsat ve olanaktır. Şimdi hükümetin bunu bir an önce kullanması, değerlendirmesi gerekiyor.
Yolu çok belli böyle bir açılımın: Hükümet, hiç zaman yitirmeden yeni adımlar atarak genişleme süreçlerinin öngördüğü dönüşümü gerçekleştirmek zorunda. Bunu yapmakla birlikte, Türkiye, AB tarafından kendisine yöneltilen eleştirileri ve kısıtlamaları aşabilir. Onun ötesindeki gerçek de buna bağlı olarak değişecektir. Gerçeğin adı şu: AB'nin bugüne kadar Türkiye'ye uyguladığı model bütünüyle siyasidir. İslami dokuya sahip Türkiye'yi, AB, dışında tutmanın olanaklarını yolunu aradı şimdiye dek. Ne var ki, artık deniz AB için de bitmiş görünüyor. AB'nin bir ileri karakol, bir uç olarak Türkiye'ye ihtiyacı var. Bugün de hemen teslim olmayacak, özellikle ABD politikalarının ne ölçüde değişeceğini gözlemlemeye çalışacaktır bu kurum, ama Türkiye'nin hızı ve iradesi gelişmeleri yeni bir yörüngeye oturtabilir.
Evet, öncelikle, o: irade!