Devekuşu sol

AKP'nin getirmeye çalıştığı yeni belediyeler yasası karşısında CHP'nin tutumu, sadece o partinin değil, belli bir sol anlayışın içine düştüğü vahim ve ürkütücü konumu gösteriyor ve elbette çok şaşırtıcı.

AKP'nin getirmeye çalıştığı yeni belediyeler yasası karşısında CHP'nin tutumu, sadece o partinin değil, belli bir sol anlayışın içine düştüğü vahim ve ürkütücü konumu gösteriyor ve elbette çok şaşırtıcı. Gerçi, daha sonra tevil ettiler ve belediye eksenindeki düzenlemelerin çok eskilerden beri kendi savundukları bir görüşü yansıttığını, itirazın sadece
belli bir yaklaşıma dönük olduğunu söylediler ama, CHP'lilere konjonktür diye bir gerçeğin olduğunu, hatta 'politik üslup' diye bir gerçeğin bulunduğunu anımsatmak gerekir. O konjonktür de bugünkü günde mevcut düzenleme türünden girişimlere sahip çıkmayı gerektirir.
Bunun çok önemli iki nedeni var.
İlki, çarşamba günkü yazımda belirtmeye çalıştığım gibi Türkiye'de artık kent merkezinin dışında bir taşra yok. Taşra (veya 'çevre') artık kente yerleşik durumda. Kentteki çevrenin amacı önce merkeze erişmeye çalışmak, ardından oradan pay almak, nihayet onunla bütünleşmek. Sakın sanmayalım ki, bu, ilk defa karşımıza gelmiş, ilk defa 'uyanık' bulunmayı gerektiren bir durumdur. Hayır, 'nöbetleşe yoksulluk' kavramını ortaya atan sosyologların somut örneklerle gösterdiği gibi, bu, belki bir yarım yüzyıldır devletin içgüdüsel olarak farkında bulunduğu bir husus. Devlet, kendi arazilerinin yağmalanmasına göz yummak suretiyle bu insan topluluklarının başına 'bela' olmasını engelliyor.
O araziler yağmalandıkça ve insanlar kentte yerleşik hale geldikçe radikalizme dönük taleplerinden vazgeçiyor. Şimdi değişen şey bu durumun siyaseten fark edilip kullanılmak istenmesidir. Sol kesimler bu kervanı yakalamak zorunda. Üstelik gayri-meşru yollardan değil. Tam tersine, çok meşru plan/lama/lar içinde.
İkinci neden tam da bu noktada karşımıza çıkıyor.
Batı'da modern devlet denildiğinde akla gelen, 1945-1980 arasında kurulan sosyal devlettir. Bu devlet başta sağlık ve eğitim olmak üzere insanların, ama özellikle de yoksul ve dar gelirli kesimin modernleşmenin olanaklarından yararlanmasına fırsat sağlar. Sosyal devlet aynı zamanda bizatihi modernleşmenin kendisidir. Türkiye'deyse bu olanak bu boyutlarda hiçbir zaman yaratılmadı. O nedenle modernleşme herkesin kendi başının çaresine bakması şeklinde çıktı karşımıza. Herkes kendi olanağını kendisi yaratmak zorundaydı.
Ne var ki, yerleşik düzen bu zemini her zaman hazırlamıyordu. Özellikle ulusal gelirden az pay alan bölgelerde geçim sıkıntısı büyüyor, bu da beraberinde büyük kente göçü getiriyordu. İşte, belki iddialı gibi duracak ama, burada şu kaydı düşmek ve göçün, Türkiye'de sosyal devletin yapması gerekeni yapan bir kurum olduğunu saptamak gerek. Gerçekten de büyük kente gelen kitleler buradaki sınırlı veya sınırsız olanaklardan alabildiği
kadar pay almak suretiyle, kontrolsüz de olsa, modernleşmesini geniş ölçüde tamamlıyordu.
Kaldı ki, birçok araştırmanın gösterdiği gibi, göçün ana nedenlerinden birisi modernleşmeydi. Çocukların daha iyi eğitim görmesi, daha iyi
gelire sahip olmak, konfordan yararlanmak bu kaygının somutlaşma kriterleriydi.
Bu göç olgusunu kavramayan, göç olgusuyla savrulan fakat o arada da çok hırslı, dinamik ve geçimden kimliğe kadar her alanda ve düzeyde
yeni talepler üreten bu sosyolojiyi görmeyen bir sol olamaz. Ama, Türkiye'deki gerçek o. Halbuki, bunu 1950'den bu yana fark etmiş ve o kitleleri değerlendirmiş olan da kendisini muhafazakâr diye nitelendiren kesimler.
Kısacası, başlarını kuma sokmuyor, gözlerini açıp etrafa bakıyor. 'O' sol ise, gene tersini yaptı işte.
Adını devekuşuna çıkarmak için elinden geleni ardına koymadı. Kabahat ona oy vermeyeceklerde değil...