Devlet bizi dinlerse

Kamran İnan, Türk siyasal yaşamıyla yakından ilgilenenlerin arada bir duyduğu isimlerdendir.

Kamran İnan, Türk siyasal yaşamıyla yakından ilgilenenlerin arada bir duyduğu isimlerdendir. Fakat, şöyle ya da böyle, Türkiye'nin son 25 yılına bir siyasetçi olarak tanıklık etmiştir. Türkiye onu ilk kez Demirel'e karşı açtığı bayrakla ve bir kongrede ona karşı zamanın AP'sine genel başkan adayı olmakla tanıdı. Daha sonra Demirel'le olan sürtüşmesini kendisine önerilen bakanlık koltuklarını önce reddedip sonra kabul ederek sürdürdü. Hariciyeden gelmesi nedeniyle Türkiye'nin iç politikasında olduğu kadar dış politikasında da belli etkinlikler üstlenmişti. 12 Eylül'den sonra kazanacağı tahmin edilen devlet tarafında yer aldı. Orada denizin bittiğini gördükten sonra bu defa ANAP'a geçti. Son olarak Demirel'e karşı cumhurbaşkanı adayı oldu.
İnan'ın birkaç önemli özelliği vardı. İlki, Kürt asıllı olmasına, bir aşiretten gelmesine karşın iyi eğitim görmüş, farklı mertebelere yükselebilmişti, ama kökenleriyle bağlarını koparmamıştı. Bitlis'le olan ilişkisini sürdürmüş, daima o yörenin blok oylarıyla parlamentoya seçilmişti.
İkincisi, sürekli devlet yanlısı bir tavır içinde olmuştu. Devlet, yurttaştan da, toplumdan da daha önemliydi onun için.
Bütün bunların ötesinde, ilk bakışta, özellikle Demirel'e karşı sürdürdüğü mücadelede demokratik bir tavra sahip olduğu izlenimini de uyandırmıştı. Üstelik o günlerin Demirel'ine karşı kazanması olanaksızken sarsılmaz parti içi liderlik anlayışına karşı çıkışı elbette dönemi içinde erken ve ilginç bir tutumdu.
İnan, geçenlerde anılarının bir bölümünü yayımladı. Ayrıntıya dönük, bilinenin ötesinde yeni bir şey söyleyen bir çalışma değildi. Fakat ondan beteri geçenlerde Hürriyet gazetesinde yayımlanan röportajı oldu.
Görüşmede, İnan, çok ilginç bir anekdot anlatıyordu. Enerji Bakanlığı'nı o göreve atanan Deniz Baykal'a devrederken yeni bakanın ilk işi o günlerin telefonlarındaki 'ahize'yi açıp içindeki dinleme böceğini sökmek olmuştu.
İnan, kendisinin dinlendiğini bildiğini, ama buna aldırmadığını söylüyordu.
Gerekçesiyse dudak uçuklattıran türdendi: devletten korkusu olmayan insanların dinlenmeye aldırması gerekmiyordu.
Evet, yurtdışında hukuk eğitimi görmüş, her fırsatta liberal ve demokratik olduğunu iddia etmiş, halk adına politika yaparak parlamentoya seçilmiş birisi sonunda bunu söyleyebiliyordu ancak! Buna göre, devletin birisini (bu durumda herkesi) dinlemesi bir haktı. Buna itiraz etmek sadece kendisinden şüphe duyanların işidir. (O nasıl olacak, yani hem bir görüşe sahip olacaksınız hem de bundan dolayı kendinizden kuşku duyacaksınız, belli değil.) Dolayısıyla mesele kendi kendinizi denetlemektir; yani, bir insanın, toplumsal bir varlık olarak kendisinden kuşku duymasının, sürekli olarak bu amaçla kendisini sınamasının da ayrı bir sorun olduğunu varsaymamak gerek, İnan'ın anlayışına göre. Orwell'in 'Big Brother'ından daha korkunç, 'içselleştirilmiş devlet korkusu'nun şahikası olan bu anlayış bu aslında. Zaten bu ülkede askeri darbeleri de kimileri, 'Ne var çekinecek, kendi ordumdur işbaşındaki' diyerek karşılamıştır.
Türkiye'deki demokrasinin, ondan da öte, devlet-birey ilişkilerinin sınır koşulları bunlar. Hangi düzeyde olursa olsun devlet, bütün uygulamaları, yaptırımları ile yurttaşa öncel. Asıl olan o; toplum ve hukuk, onun koyduğu, belirlediği sınırlar içinde var oluyor; o da var oluyorsa.
'Devlet aklı', yani devletin ne yaparsa yapsın haklı olduğu görüşünün egemen olmadığı tek bir düzey söz konusu değil.
İsa hiç değilse 'Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya, Sezar'ın hakkı Sezar'a' demişti. Biz o kadarını bile söyleyemiyoruz galiba.