Devlet, ölüm ve unutmak

Türkiye'de Ermeni sorunu tartışılıyor. Meseleye sayısız açıdan yaklaşmak mümkün. Oysa bambaşka bir boyutu daha var bu tür olayların: hafıza ve hatırlama ya da unutuş diye özetlenebilir.

Türkiye'de Ermeni sorunu tartışılıyor. Meseleye sayısız açıdan yaklaşmak mümkün. Oysa bambaşka bir boyutu daha var bu tür olayların: hafıza ve hatırlama ya da unutuş diye özetlenebilir. Sosyoloji artık
19. yüzyılın sosyolojisi değil; sınırlarını zorluyor. Bu, sosyal bilimlerin içinde bulunduğu durumdan kaynaklanıyor. Onu artık disiplinlerin bölmesi, ayırması o kadar istenmiyor. 'Kültür Araştırmaları' alanı bu ihtiyaçtan doğdu. Sosyoloji, tarih, felsefe, coğrafya, psikanaliz ve daha nice yaklaşım o alanda kesişiyor. Sonuç olarak 1980 sonrasında hafıza, mekân, aidiyet, kimlik, beden gibi olgular bu alanda birer kesişim noktası olarak ele alınıp irdeleniyor. Ermeni meselesine ya da bir başka şeye şimdi bu yönlerden yaklaşmak gerek. Bu da bir teknoloji çünkü ve belki bazı birikmiş, tortusu dibe çöküp katılaşmış bazı sorunların çözümünü bu yoldan bulmak daha kolay olacaktır.
Son günlerde Birgün gazetesinde Ermeni sorununa eğilen Taner Akçam'ın yazı dizisiyle birlikte bir grubun hazırladığı 33. yılında Kızıldere olaylarını ele alan bir dizi yan yana yayımlandı. Dönemi yaşamış olan 68 kuşağının temsilcileriyle yapılan röportajlarla sürüyor. Ertuğrul Kürkçü'nün çok olgun, derinlikli sözlerinin beni etkilediğini geçerken söyleyeyim.
Bugün belki kimse hatırlamıyor ama bir grup 'devrimci' genç Kızıldere'de sıkıştırılıp öldürülmüştü. Aradan bunca zaman geçti. Devir ve nesiller değişti. Arada kitaplar yayımlandı fakat kimse bu olayı farklı açılardan ele almadı. Ortada bir unutuş isteği, bir kapanma duygusu var. Bir sorgulama, irdeleme yok. Bunu söylerken taraflar pozisyon almadı demiyorum. Başka bir şey anlatmaya çalışıyorum ki, o da şu.
Bu aralar 1950 sonrası Türk siyasetini siyasal kuram açısından yazmaya çalışıyorum. Ağır aksak devam ediyor. Eski kaynakları yeniden okuyorum. Geçenlerde 1970'lerle ilgili metinleri okurken Talat Aydemir olaylarına geldi sıra. Süreç, İsmet Paşa'nın bugünden bakılınca bile neredeyse inanılmayacak etkinliğiyle aşılmıştı. Ama, M. A. Birand, C. Dündar ve B. Çaplı'nın hazırladığı 12 Mart belgeselinin kitabını yeniden okurken bir şey dikkatimi çekti. Paşa, eski bir komutandı. Kitapta sık sık söylendiği gibi savaş meydanlarından gelmişti. 'İhtilal' denen şeyle gençliğinde iç içe olmuştu. Onun dokusunu biliyordu.
1960'ların başında orduda kıpırtı olduğunu sezdiğinde ilkin Harbiye'ye gitmişti. Bir tarihsel şahsiyetin ancak romanlarda kurgulanabilecek eyleminin değindiğim kitaptan okunmasını çok isterim. Tarihsel kişiliğini Harbiye gençlerinin önüne koymuş ve Talat Aydemir'le girdiği mücadelenin ilk raundunu, onun da işlerin buraya varacağını sezdiği için aldığı tedbire rağmen, kazanmıştı. Sonunda taraflar karşı karşıya silah namlusunda geldi.
Dönemin tanıklarının en çok kullandığı sözcük, öldürme, baş almak, kelle koltukta gezmek. Doğal; bir ihtilal sürecinde yaşanıyor. Ve nihayet iş sonuna varıyor. Taraflar birbirini kuşatıyor. Aydemir, Paşa'nın tabiriyle 'partiyi kaybediyor'. Niye? Gene Paşa'ya göre kendisi ölmeyi göze almış, Aydemir öldürmeyi göze alamamış. Bu 'gerçek' birkaç kişi tarafından daha dile getiriliyor belgeselde. İkinci darbe girişimi de başarısız olunca Aydemir yargılanıyor, idama mahkûm ediliyor. Amerika'dan dönen İnönü'ye durum aktarılıyor, o da kararını veriyor, tek kelime söyleyerek: 'infaz edin!'
Aydemir asılıyor. Bu salt onunla ilgili bir durum değil. Kısa bir süre önce bir başbakanla iki bakan asılmış. Ardından, önce gençler sağda solda öldürülecek, derken üç genç asılacak. Sonra.. en iyisi ben çarşamba günü devam edeyim.