Devlet terörüne doğru...

11 Eylül'le birlikte başlayan sürecin bir önemli yanı, insanların her şeyin mümkün olabileceğini düşünmesi ve ona bağlı olarak da bir korkunun...

11 Eylül'le birlikte başlayan sürecin bir önemli yanı, insanların her şeyin mümkün olabileceğini düşünmesi ve ona bağlı olarak da bir korkunun içine yuvarlanmasıdır diyordum pazartesi günkü yazımda. Dünya artık hesapsız bir biçimde korku dünyası.
Aslında terör her dönemde bu duyguyu yaratır. Batı Avrupa 1970'li yıllarda bu gerçekle yüzleşmişti. Fakat o terör dalgası her şeye rağmen kitleleri bu ölçüde etkilemiyordu. Çünkü, her şeyden önce ideolojik bir yaklaşım içeriyordu. Öncelikle belli bir toplum kesimini hedef alıyordu. Hatta 'haklılığı' konusunda dünya toplumlarını ikiye bölmüştü. Oysa aradan geçen zamanda ortaya çıkan durum farklılaştı. Bugünkü terör kitlesel. Sınıfsal veya dar anlamlarıyla başka ideolojik açılımları dışlıyor. Böyle olunca da kimse geleceğinden emin değil. Herkes hızla korkunun pençesine teslim oluyor.
Bu, başlı başına bir olumsuzluk. Ne var ki, işin daha önemli bir yanı var: devletin sonsuz baskısı ve egemenliği!
Örgütlü toplum anlayışının geliştiği ilk günden beri devletle toplum arasında belli bir çatışma var. Siyaset, devlet egemenliğinin sınırlanması demek. Devlet aklı (hikmeti hükümet) denilen kavramın aşılmasıyla birlikte devlet, toplumun gerisinde ve onun denetiminde olan bir araç. İnsanlık bu yolda hiç değilse son yüzyılda çok büyük bir ilerleme kaydetmiş bulunuyor.
Bütün o kazanılmış cephelerin yitirilmesi artık çok yakın bir tehlike. Devlet, şimdi, toplumun belirsiz, meçhul fakat çok yakın bir tehlikeyle karşı karşıya bulunduğunu vurgulayarak içedönük bir şiddeti hızla büyütüyor. Bu şiddet son derecede ilginç boyutlara sahip ve bilenlerin yabancısı değil. Çünkü, belli bir devlet refleksini içeriyor.
Devlet refleksi dediğim şey devletlerin kendilerine muhayyel bir düşman bulması. Çok uzun bir süre, devletin etkinliğini artıracak bir olgu anlamıyla, bu düşman, Batı için, Soğuk Savaş'tı. Soğuk Savaş'ın öznesi ise komünizmdi. Batı bloku, özellikle de ABD, komünizmi bahane ederek toplumu şiddetli bir baskı altında/içinde tutuyordu. ABD'de kurulan ve senatör Joseph McCarthy'nin damgasını taşıyan komisyonlar bu yaklaşımın en dramatik noktasını meydana getiriyordu. 'Detant'la birlikte başlayan ve nihayet SSCB'nin dağılmasıyla biten süreç ABD'nin bu duyguyu bir ölçüde yitirmesine yol açmıştı. Yitirilen 'tehdit ve şiddet' duygusu ABD'de devlet etkinliğinin bir ölçüde zayıflaması demekti.
Uzun bir aradan sonra ABD bir defa daha kendisine bir düşman buldu. Bu düşman bazen İslam, bazen El Kaide, bazen Usame bin Ladin, bazen Saddam Hüseyin. Ama en genel çizgileriyle düşman belirsiz, kaypak, ele avuca sığmaz bir şey. Toplum sürekli olarak 'o' düşmanın tehdidi altında bulunuyor. O zaman devlet bir kez daha 'içte ve dışta' ortaya çıkıyor. Dışarıda açık şiddet kullanıp savaş yapıyor. İçeride ise daha beter bir şey var: bütün toplum potansiyel suçlulardan oluşmuş sayılıyor. Herkes bilmediği bir suçluluk duygusuna itiliyor. Sonuç olarak da herkes izleniyor, gözleniyor, aranıyor, sorgulanıyor. Herkes derin bir tedirginlik duygusu içinde. Hal böyle olunca da devletin görünmez şiddeti arttıkça artıyor, yoğunlaştıkça yoğunlaşıyor. Kısacası, 'Büyük Birader' terör dönüşüp devlet terörünü oluşturuyor.
Evet, 'koruma' olgusu bugün bir terör yaratıyor. Devlet olgusunun genlerinde olan bir şey bir kez daha ortaya çıkıyor. Toplum 'korunmak' adına devletin kurbanı haline geliyor. Suçluluk artık içimizsıra taşıdığımız bir şey.
Bunun biraz daha farklı nedenlerini cuma günü ele alayım.