Devletli olmak

Hani meşhur türküdür: 'Karakolda doğru söyler mahkemede şaşar' denir. Radikal'in önceki gün attığı başlığı görüp anlattığı cumhurbaşkanlığı öyküsünü okuyunca aklıma ister istemez bu türkü geldi.

Hani meşhur türküdür: 'Karakolda doğru söyler mahkemede şaşar' denir. Radikal'in önceki gün attığı başlığı görüp anlattığı cumhurbaşkanlığı öyküsünü okuyunca aklıma ister istemez bu türkü geldi. Sayın Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı iken savunduğu görüşünü, belki de görüşünü değil ama pozisyonunu değiştirmişti. Böyle bir oluşumun nedeni üstünde durmak gerek. Çünkü, buna bağlanabilecek iki genel 'uygulama'dan daha söz edilir. Buna göre bizdeki partiler muhalefetteyken iktidarın attığı her adımı eleştirir, olayları kendilerince ve fütursuzca yorumlar (bu doğaldır ve öyle de olmalıdır; ne var ki, yorumlamanın öznelliği, daha doğrusu ölçüsüzlüğüdür söz konusu edilen) fakat iktidara geldiğinde,
'gerçekleri anlayarak' olaylara başka türlü bakar. İkincisi, gene teşbihle karışık olarak, yönetici siyasetçilerin 'yerde' söyleyemediği 'doğrular'ı 'hava'da söylediğinden sıklıkla söz edilir. Bununla bir siyasetçinin uçağa binip havalandıktan sonra yanına gelen gazetecilere yaptığı ve yerdekiyle birbirini tutmayan, gerçeğe, olması gereken şeye daha yakın açıklamaları anlatılmak istenir.
Bunlar, kendiliğinden olan şeyler değil. Sadece benzetmeler, ironiler de değil bunlar. Bunlar, Türkiye'de devletin egemenliği anlayış, algılayış biçimiyle ilgili süreçler. Devlet denilen kurumun, daha doğrusu Türkiye'deki algılanış biçimiyle otoritenin neye ne şekilde hükmettiği bu örneklere bakarak ölçülebilir. Çıkan sonuç malum: devlet, belki bir güç ve belki ondan daha kötüsü, bir gelenek olarak her şeyin üstündedir.
Böyle bir tanım Türkiye'de siyasetin yerini de tayin ediyor. Siyaset bu görüntüsü içinde neredeyse mevcut olmayan bir şey anlamını taşıyor. Gücünü, etkinliğini yitirmiş, devlete teslim olmuş bir alan demektir siyaset eğer devletin hükümranlığı karşısında bir şey yapamıyorsa. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken bir nokta şu: devlet denilen olgu, sonunda bürokrasidir. Bürokrasi siyasetin üstünde bir güç olamaz. Gerçi Weber'ci anlamda modern bürokrasi ussaldır. Dolayısıyla olabildiğince nesnelliğin sesidir. Bu yanıyla elbette siyasetçiye bir çizgi çizer fakat bu ne bir egemenlik anlamına gelir ne de bürokrasinin tayin edici irade olduğu anlamına. Bu nedenle devlet seçkinlerinin siyasal seçkinlere hükmettiği bir model doğruyu savunsa da yanlıştır.
Üçüncüsü, toplumun bu süreçlere gösterdiği kabuldür. Sivilleşememiş, kendi içinde bağımsızlaşıp örgütlenememiş, kendi iradesine hâkim olamamış bir toplum 'devlet tavrı'nı benimseyecek, 'devlet adamı' kavramını sivil siyasetçiye üstün görecektir. Devlet adamlığı bu yanıyla eğer sistemi topluma kapatan, onu toplumsal taleplere karşı duyarsızlaştıran bir süreçse elbette kabul edilecek bir şey değildir; olamaz da. Bu, 'devlet aklı'nın, yani devletin her yaptığının doğru sayılmasının bir kriteridir ki, modern siyaset tam da bu kavramın reddiyle başlar.
Bütün bunlara eklenecek son şey Türkiye'de ordunun oynadığı roldür. Anayasa'yla belirlenmiş bu rolün siyasal irade üstündeki belirleyici etkisi şimdi bir kez daha tartışılıyor. Türkiye sivilleşme ve siyasallaşma anlamına gelen AB sürecinde ordunun kurumsal rolünü gündemine almak ve tartışmak zorunda kalmışsa bu kendiliğinden değil kabul edilen demokratik normların bizdeki uygulamayı dışlamasındandır. Daha açığı, siyasal iradenin siyasetçiye aidiyetidir burada söz konusu olan.
Sayın Cumhurbaşkanı'nın yaklaşımını bu çerçeve içinde görmek gerek. Bu ne ilktir ne de böyle gidilirse son olacaktır. Son, ancak Türkiye'nin kendisine yeni bir devlet ve siyaset tanımlamasıyla başlayacaktır.