Dâhi miydi Özal?

Geçen haftanın en önemli tartışma konularından biri Turgut Özal'dı. Fakat, bu defa 1980 sonrası başbakanı ve cumhurbaşkanının ölüm yıldönümü Irak savaşı günlerine denk geliyordu.

Geçen haftanın en önemli tartışma konularından biri Turgut Özal'dı. Fakat, bu defa 1980 sonrası başbakanı ve cumhurbaşkanının ölüm yıldönümü Irak savaşı günlerine denk geliyordu. 10 yıl önce kendisinin önemli bir aktörü olduğu Birinci Körfez Savaşı anımsanarak, Özal, bu defa 'Acaba dâhi mi?' sorusu etrafında ele alınıyordu.
Bunun için genellikle basit bir yöntem izlenmişti. Gazeteciler, Özal'ın o dönemde ettiği bazı sözleri alt alta yazıyor, okuyor, onları bugünün koşullarında ve bugünün bağlamıyla, bugünün olayları içinden değerlendirip, her defasında Özal daha o günlerden bugünleri görmüştü diyorlardı. Özal, böylece gelmiş geçmiş en büyük vizyoner sayılıyordu.
Önce bu durum nasıl oluşuyor, ona bakmak gerek. Aziz el-Azmeh, 1990'ların başında çok tartışılan 'Islam and Modernities' başlıklı bir kitap yayımladı. Bu kitabın son derecede ilginç bir yorumu vardı. El-Azmeh, İslam'ın Batı'da üretilen anlamı ve kalıpları içindeki moderniteyle nasıl ilişkilendirildiğini, İslam zihninin o moderniteyi nasıl algıladığını Kuran yorumları etrafında ele alıyordu. İslami çevreler, Batı belli bir 'çağa' geldiğinde, belli bir dönemde belli bir olgu öne çıktığında onun da Kuran'da bulunduğunu iddia ediyordu. Örneğin ilk kez kalp nakli yapıldığında veya ilk kez uzaya gidildiğinde belli İslam kesimleri bunların Kuran'da aynen 'yazılı olduğunu', Kuran'da 'haber verildiğini' öne sürüyordu. El-Azmeh'e göre, bu 'ardıl, sonradan bir okumaydı'. Önce okumaya esas oluşturan olay meydana geliyor, yaşanıyor, zihinselleşiyor, ardından da Kuran'ın lafzı o gözle değerlendiriliyordu. O olay olmasa o söz de o kavramla 'tercüme' edilmeyecekti.
Sorun, bir tercüme ve yorum sorunuydu kısacası. El-Azmeh'in modeli Fransız düşüncesinin yakından tanıdığı 'yorumbilgisi' yaklaşımlarının ve metin çözümleme anlayışının son derecede çarpıcı bir uzantısıydı.
Bu anlayışı biz iki türlü yorumlayabiliriz. İlki, İslam'ın genel olarak Batı eksenli moderniteleri nasıl içselleştirdiğini anlamamız için bize bir olanak sunuyor. İkincisi, bizde de Namık Kemal'den başlayarak bugün aynı çizgiyi sürdürenlere kadar büyük bir kesimin 'Onlarda varsa bizde de var' mantığının
nasıl biçimlendiğini ortaya koyuyor. Fakat bizim şu andaki sorunumuz o değil. Sorun bunun daha genel bir kalıp olarak nasıl kullanılabileceği ki, işte, 'Özal dâhi miydi?' sorusunu bu modelle ele almak mümkün.
Galiba bizde de aynı şey oldu. Olaylar olup bittikten ve zihnimizde belli anlam kalıpları oluşturduktan sonra Özal'ın sözlerini biz o anlamları yükleyerek okumaya başladık. O olaylar öyle yaşanmasaydı Özal'ın sözleri de o anlama gelmeyecekti. Tabii, burada önemli bir husus, gerek Kuran'ın, gerekse Özal'ın o yorumlara kaynak olacak şekilde ve daha önceden benimsenmesi, kabul edilmesidir. Bu, zaten başlı başına bir olgudur ve kaynağın diyelim belli bir güce ve potansiyele sahip olduğunu daha baştan göstermektedir. Dolayısıyla, dâhi olması gerekmez, sorunun doğrudan doğruya kendisi Özal'ın belli bir ayrıcalığa sahip olduğunu işaret etmektedir.
Bu saptamayı yaptıktan sonra genel olarak başlıktaki soruya dönelim: Özal bir dâhi miydi?
Dâhilik sonunda tartışmalı bir kavram. Neye bağlı olarak kimin dâhi diye nitelendirileceği o kadar kolay yanıtlanacak bir soru değil. Hele gündelik siyasal yaşamda çok tartışmalı pozisyonlar tutmuş birisinin dâhiliğini öne sürmekse bütün bütüne güç, hatta biraz da gülünç. Hele yukarıdaki model düşünüldüğünde zaten neyin ne olduğu daha başlangıçta belli oluyor. Ama bu, Özal'ın özelliklerini tartışmaya engel oluşturmaz. Onu da çarşamba günü ele alayım.