Dil, sistem, lise

MEB'in 'edebiyat', benim 'soyal bilimler' lisesi dediğim kurumun eğitim dilinin Fransızca olacağı belirtiliyor. Nedenini de gene Bakan'ın kendisi açıklıyor: Başlangıçtan beri, diyor, Türkiye'nin Fransa'yla kültür alanında yakın bir ilişkisi olmuştur.

MEB'in 'edebiyat', benim 'soyal bilimler' lisesi dediğim kurumun eğitim dilinin Fransızca olacağı belirtiliyor. Nedenini de gene Bakan'ın kendisi açıklıyor: Başlangıçtan beri, diyor, Türkiye'nin Fransa'yla kültür alanında yakın bir ilişkisi olmuştur. Tarihsel olarak bu doğru elbette. Türkiye'nin ilk köklü 'yerli' lisesinin Galatasaray, onun eğitim dilinin de Fransızca olduğu düşünülürse bakanın saptaması yerli yerine oturur. Ama gene de bu bir fantezi.
Bu eğitim dili konusunda iki şeyi vurgulamak gerek: Liselerde çok yoğun,
ama gerçekten yoğun ve anlamlı bir yabancı dil bilgisinin verilmesine kimsenin bir itirazı olamaz. Hele, bir 'sosyal bilimler lisesi'nin 'kültür lisesi' olarak tasarlanması gerektiği düşünülürse bir yabancı dilin bile yetmeyeceği ve en az iki yabancı dilin kapsamlı bir biçimde öğretilmesi gerektiği açık. Ne var ki, bu, acaba eğitim dilinin Türkçe olmasını engelleyen bir husus mudur, doğrusu emin değilim. Çünkü, sonuç itibarıyla yabancı dilde eğitim yapan okullarda sadece dil ve fen dersleri yabancı dildedir. Tarih, coğrafya gibi dersler Türkçe yapılıyor. O zaman eğitim dili Fransızcadır demenin bir anlamı var mı? Eğer bir veya iki yabancı dil öğretilecekse o diller edebiyatları ve kültürleriyle birlikte öğretilir, fakat lisenin asıl maksadı çok güçlü, çok gelişmiş, çok ileri bir Türkçe öğretimi olur.
Bu bağlamda Latince-Yunanca eğitimi verilir mi, verilmez mi bilmiyorum, ama herhalde lisenin belli bir düzeyinde öğrencilerin Osmanlıca öğrenmesi bir zorunluluk. 100 yıl öncesiyle arasında böylesi bir kopukluk yaşayan başka bir 'modern' toplum olmadığı anımsanırsa bir sosyal bilimler lisesinde bu işin ne kadar önemli olduğu anlaşılır.
İkinci husus Fransızca eğitimden çok Fransız liseleri mantığının alınıp alınmayacağıdır. Bilindiği gibi o liseler bugün de bakalorya sistemi uyguluyor. Aynı yaklaşım 1940'larda Türkiye'de de vardı. Fakat sonradan, devlet, lise eğitimindeki aczini kendi kendisine itiraf edercesine nitelikli öğrenci yetiştirmenin özü olan bu sistemi kaldırdı. (Bir tarihlerde ise, bakaloryadan vazgeçilmişti, ama lise bitirme sınavları uygulanıyordu. Sonra o da bırakıldı.) Çünkü, bakalorya sadece okunmuş derslerin sınavı anlamına gelmiyor. Bir anlamda o derslerin üstüne okutulan başlı başına bir müfredat bakalorya ve sınavı da onun üstünden yapılıyor. Öğrenci test oyunlarına, kurnazlıklarına kaçmadan daha lisede sentez yapmayı ve düşüncesini bilgiyle birleştirerek yazmayı bu süreçte öğreniyor. (Bütün Fransız yazar ve düşünürlerinin biyografisinde bu sınavların ne kadar önemli bir yer oynadığı malum.)
Sorun, bence yeni bir lise eğitim anlayışının böyle bir çerçeve içine alınıp alınmayacağı. Bunun adı mutlaka bakalorya olmayabilir. Ama özü bu olmalı. O zaman da iş gelip aynı noktada takılıp kalıyor: bu okullardan kim mezun olacak, mezun olan üniversiteye nasıl devam edecek?
Şurası açık: klasik ve anlamlı bir lise eğitimi test denilen tekniği kaldırmıyor. Test bir nicelik sorunu. Lise eğitimi ise bilgiyle düşünce yazmak demek. Kısacası, yazının ve okumanın egemenliğidir lise. Bu da eninde sonunda edebiyat-tarih-felsefedir. Oysa Türkiye bunu unutuyor, unuttuğu gibi de, meslek okulu mezunlarını üniversiteye yerleştirmeye çalışıyor. Bu bir cinayet. Kimsenin popülizm yapıp o okullardaki değerlerden söz etmesi gerekmez. Değer başka türlü de üretilebilir. Ama üniversite başka bir şey demektir ve o ancak güçlü bir lise eğitimiyle mümkündür.
Bunu da 'devlet'ten çok üniversiteler düşünmeli!