Dile düşen dünya

Belki dikkatinizi çekmiştir. Son zamanlarda insanlar belli sözcüklerin dışına çıkmadan, çıkamadan, hatta çıkmak istemeyerek, çıkarlarsa bunun bir 'zaaf' olduğunu düşünerek ve bunu sezdirerek konuşuyor.

Belki dikkatinizi çekmiştir. Son zamanlarda insanlar belli sözcüklerin dışına çıkmadan, çıkamadan, hatta çıkmak istemeyerek, çıkarlarsa bunun bir 'zaaf' olduğunu düşünerek ve bunu sezdirerek konuşuyor. Bu, onların bir tercihi kuşkusuz. Ama belli bir noktaya kadar. Onun dışında, dil, hep öyle olduğu gibi, insanları farkında olmadıkları bir biçimde etkiliyor. Onları bir 'hapishane'ye kapatıyor. Çünkü, bir anlamda, onların ne konuşacaklarını, nasıl konuşacaklarını önceden belirliyor, saptıyor. Ama o da, dilin kendisi de bu arada belli bir ideoloji tarafından biçimlendiriliyor.
Bu sözcükler alt alta koyulduğunda aslında Türkiye'de yaşayan ortalama insanın nasıl bir dünya görüşüne sahip olduğu, neyi nasıl algıladığını saptamak mümkün.
Bu kelimelerin tamamını burada uzun uzun tahlil etmek olanaksız. Ama şöyle bir düşünüldüğünde bugünkü Türkçenin şu belli başlı sözcüklerden oluştuğunu söylemek mümkün.
Her şeyin başında 'söylem' geliyor. Asıl anlamını yitirmiş, artık ne anlama geldiği belli olmayan ama her şeyi kaplayan, kapsayan bir sözcük. Fakat bu yaygın kullanımı, özellikle de üslup, tarz, tavır anlamlarına yakın kullanımı besbelli ki, bir muğlaklık içinden geçtiğimizi vurguluyor.
İkincisi, 'bağlam' bu sözcüklerin. O da söylem gibi bir sözcük. Geniş etekli, çok örtücü bir sözcük.
Fakat ilginç yanı her şeyin bir ötekiyle ilişkili olduğunu bize göstermesi. Yalın, tek başına, kendi halinde hiçbir şey yok bu anlayışa göre. Ne varsa bir bağlam sorunu. 1970'lerde Althussercilik Türkiye'de baş gösterdiğinde onca yabancı olan bu kavramın şimdi bu kadar sıradan bir sözcük haline gelmesi şaşırtıcı.
Bir başkası bu sözcüklerin, 'sorun'. Bugünün Türkiyesi'ni böyle dil düzeyinde yakın bir gelecekte çözümleyecek olanlar şaşıracak, bu ülkede sorundan başka bir şey bulunmadığını görünce. Batı'da farklı sözcüklerle, aradaki inceliklerin ayrılmasına yardım eden değişik kavramlarla ifade edilen her şeyi artık sorunla karşılıyoruz. Hem olumlu hem olumsuz anlamlar içeriyor sorun ve onu artık daha fazla 'problem' karşılığı olarak kullanma mümkün görünmüyor. Ortada bir sorun var.
Bugünü tayin eden bir başka sözcük olgu olabilir.
O da, öyle, sorun gibi, söylem gibi, ne niyete kullanılırsa o niyete alınan bir şeyleri gösteriyor.
Ama posfenomenolojinin egemen olduğu bir dünyada bizim olguları yeni yeni keşfetmemiz, üstelik onların hepsini bir sorun olarak görüp bir bağlam içine alışımız besbelli ki, hayatı yeni tanımaya başlayan bir zihniyetin çok somut, çok çarpıcı bir göstergesi. Her şeye yeni yeni dokunuyor; her şeyi şimdi tanıyor. Bütün bir hayat, olgular bütünü olarak açılıyor önünde.
Buraya kavram sözcüğünü de eklemek gerek. Neyi anlatmaya, tanımlamaya çalışırsak, nesne midir, isim midir, sıfat mıdır (bu sözcüklerin anlamını bilen de kalmadı) diye bakmaksızın, onu kavram diye nitelendiriyoruz. O durumda işler bir kez daha karışıyor. Anlaşılan bu 'çocuk zihniyet' veya 'zihin' daha olguyla kavram arasındaki farkı tam belirlemiş değil. Yalpalayıp duruyor.
Bazen kavram diyor aynı şeye, bazen nesne. Bu da anlaşılabilir bir şey; sonuç olarak ikisi de dünyayı zihinsel hale getirmenin bir uzantısı. Ne var ki, bu ikisinin arasında yer alan somutluk-soyutluk farkı henüz algılanmıyor. Eh, o da zamanla öğrenilecektir diyelim.
Bütün bunları alt alta koyduğumuzda bir durum tespiti yapmak mümkün: standart, tanımlı, verili bir dünyadan, yeni, öğrenmeyi gerektiren, anlamanın, anlamlandırmanın zorunlu olduğu bir dünyaya geçiyoruz. Ama bunun bir de et ve kemik olarak konuşanla, onun tavrıyla ilgili bir yanı var ki, artık pazartesiye...