Dış politikanın içyüzü

AB'yle ilişkiler konusunda söylenecek o kadar çok şey var ki, insan neresinden başlayacağını bilemiyor, ama en önemlisi herhalde ortada büyük bir haksızlığın bulunduğu.

AB'yle ilişkiler konusunda söylenecek o kadar çok şey var ki, insan neresinden başlayacağını bilemiyor, ama en önemlisi herhalde ortada büyük bir haksızlığın bulunduğu.
Gerçekten de bundan 10 yıl önce o kuruma üyelik için başvurmuş ve bu talebi kabul edilen devletlerin yanında Türkiye'nin bugünkü yerinde durması ve işlerin tam bir arapsaçına dönmesi anlaşılacak gibi değil. Ortada eğer bir kusur varsa bu, sadece Türkiye'nin suçu değil. Bunu kabul etmek gerekiyor. Hele Hürriyet'in yayımladığı son kasetlerden sonra işin bu yanını görmezden gelmek insanın başını kuma gömmesinden öte bir anlam ifade etmez; o gerçeği unutmak ve yok saymak sorunların çözülmesine yardımcı da olmaz. Tersine o yaklaşımın bilincinde olarak olayların üstüne gitmek gerekiyor. Zaten, işin püf noktası da o.
Çünkü, AB'nin bize karşı daha çok dinsel farklılıkları da kapsayacak biçimde bir kültürel dışlama içinde bulunduğu gerçeğini eğer Türkiye nihai ve değişmez, değişmeyecek bir durum olarak kabul ederse bu onun büsbütün
içine kapanması, yapması gerekenlerden vazgeçmesi, kendisini kendi karanlığına mahkûm etmesidir.
AB ve genel olarak da Avrupa konusunda bu köşede yazılmış birçok yazıda daha önce de söylendiği gibi, önemli olan Kopenhag Kriterleri'nin getirdiği, önerdiği çerçeveyi Türkiye'nin, kendisi için ve kendisine tanımladığı uygarlık anlayışı için temellendirmek zorundadır. Ancak bu yapıldıktan, bu alandaki eksikler giderildikten sonra Türkiye'nin gerçek anlamda Batı'yla, Avrupa'yla ilişkilerinde karşı tarafı suçlamaya hakkı olacaktır. Aksi takdirde o suçlama Türkiye'deki kamuoyunun da kabul etmeyeceği, benimseyip inanmayacağı bir suçlamaya, giderek bir bahaneye dönüşür.
İkinci önemli husus son zamanlarda yaşanan dış politika süreci.
Türkiye'nin ABD'yle olan ilişkilerinde bir yeni evreye geldiği çok söyleniyor. Ama daha dikkatli bakınca bunun gene Türkiye'nin kendi komplekslerinden kaynaklanan bir tavır olduğu da göze çarpıyor. ABD'den gelen yanlış bir öneriyi reddetmekle Türkiye niçin hem onun hem de genel olarak Batı'nın gözünde daha kuşkulu bir yere otursun? Bir ülke tarihsel süreçte bir başka ülkeyle ilişkisini sadece bir tarafın istediği şekilde sürdürmeye mecbur ve mahkûm olamaz. Öyle olduğunu sanmak toplumun kendisini kendi gözüyle değil sürekli olarak karşı tarafın ve daima kompleksle algıladığı bir gözle görmesi anlamına gelir ki, buna hiç gerek yok. Türkiye, bunu söylerken, kendisine gereksiz bir güç vehminde bulunmalıdır demek de istemiyorum elbette. Tam tersine, gerçekçi ve duyarlı, hepsinden önemlisi esnek bir politikayla yaklaşımlarını sürdürmelidir.
Bu, AB için de geçerli. Ne küsmeye gerek var ne de gereksiz kuşkulara kapılmaya. Kaldı ki, ortada çok önemli bir nokta daha var: AB, son dönemde yaşananları yeterince algılayamadı. ABD'nin, Ortadoğu üstünden başlattığı yeni yaklaşımları, onların gerek bölgeye gerekse genel olarak dünyaya getireceği yeni modelleri göremedi. Bu dönemin sonucunda kendisinin çok geniş ölçüde boşlukta kalacağını fark edemedi. Çok erken ve abartılı bir kehanet olmasın ama şimdi çok telaffuz edilen 'yeni dünya düzeni'nde AB'nin hâlâ eski gücüne sahip olacağı kuşku götürür bir gerçektir. Ama eğer AB hâlâ kendi konumunu korumak istiyorsa o takdirde Türkiye'yle olan ilişkisini gözden geçirmek zorundadır. Aksine büsbütün boşlukta kalacaktır.
Avrupa'nın kapısında bu şekilde bekliyor olmak son derecede kırıcı, ama özgüven, sağduyu ve vizyon içeren, kompleksten uzak bir dış politika anlayışı geliştirirse Türkiye, bütün bunları aşabilir.