Dünyanın öteki ucunda olmak...

... diye bir şey varsa eğer şu sıralar tam da onu yaşıyorum. Değil Amerika'nın bütün Kuzey Yarı Küre'nin en Batı ve en Kuzey noktalarından birisindeyim.

... diye bir şey varsa eğer şu sıralar tam da onu yaşıyorum. Değil Amerika'nın bütün Kuzey Yarı Küre'nin en Batı ve en Kuzey noktalarından birisindeyim. Burası Alaska ve ben onun en büyük kentlerinden birisi olan Anchorage'dayım. Her yıl ABD'nin bir başka kentinde yapılan Ortadoğu Çalışmaları Derneği'nin yıllık toplantısı için geldik bu coğrafya kitaplarında ve atlaslardaki adından başka hiçbir şeyini bilmediğim Bering Denizi kıyısındaki kente. Hani, rüyamda görsem inanmam denir ya burada bulunmanın bir anlamı da o benim için. Kolay değil, buraya gelmek. Türkiye'den gelmek 24 saati aşan bir uçak yolculuğunu göze almayı gerektiriyor. Mesela New York'tan da aktarmalarla birlikte yaklaşık sekiz saatte varılıyor.
Doğrusu Anchorage hakkında belli bir bilgim veya önyargım yoktu ve neyle karşılaşacağımı merak ediyordum. Çok 'Amerikan' bir kent de bulabilirdim 256 bin nüfuslu bu soğuk yerde, çok küçük, çok kendisine özgü bir doku da. Karşılaştıklarım ikisinin de mevcut olduğunu gösterdi. Bir yanıyla bütün Amerikan kentlerinde görülen ortak özelliklere sahip. Kıtanın meşhur mağaza zincirlerinin tümü burada da mevcut. Üstelik gene klasik kentlerde görüldüğü üzere iş merkezinde değil de kentin birkaç kilometre dışına yayılmış olan alışveriş bölgelerinde yayılıyor mağazalar. Kentin dışına çıktıkları için de büyüdükçe büyümüşler. İnsan bunca küçük bir kentte bu kadar büyük ve dolu mağazaları ne yaptıklarını, nasıl işlettiklerini kendine sormadan edemiyor. Kentse, merkezi itibarıyla çok küçük bir yerleşim.
Amerikan taşrasının bütün özelliklerine sahip. Çok bakımlı, çok temiz ama 'yerlilik' duygusunu hemen dışa vuruyor. Orada da alışveriş merkezleri var ve daha 'modern' yerler. Oysa kent dışında bilinen 'Amerikana'yı görmek mümkün. Tek katlı, yerden biraz yükseltilmiş dükkânlar, lokantalar, vs...
Bu bilinen ve Anchorage'daki Amerika. Bir de buraya özgü doku var. O, doğanın olanakları.
Kentin etrafını dağlar çevirmiş durumda. Bütün uç kuzey kentleri gibi, bulutlar üstünüze çökecek gibi duruyor. Nitekim sabah erken saatlerde aynen öyle oluyor, vahşi doğaya doğru gittikçe, dağların tepesini sarmış bulutlar yere iniyor. Dağ dorukları karla ve sisle kaplı. Zaten adları da Sisli Dağlar. Her yıl ekim ortasında yağan kar bu yıl yağmamış. Etraf çok soğuk değil. Fakat denize doğru yaklaştıkça rüzgâr hem şiddetleniyor hem de dayanılmayacak kadar soğutuyor ortalığı. Deniz içerilere doğru mendereslerle ve boğazlarla giriyor. O noktalar akıl almaz bataklıklara dönüşmüş. 'Çamur deryası' denilen şeyin ne olduğunu insan burada görüyor. Gene çevrede bataklığın kurutup iskelet haline getirdiği, hatta 'yediği' ağaçlar bulunuyor. Dağ eteklerinde çok güzel, çok etkileyici sarı otlarla kaplı dar şeritler var. Yollar da öyle: dar ve küçük. Alçalmış gökyüzü, gayet kırık ama canlı gri ışık, cıvalanmış deniz, sert dağlar, pek geniş olmayan ufuk bir araya gelince çok etkileyici ve sert bir görüntü çıkarıyor ortaya. Dağların birleştiği noktalarda veya dağlara gömülü derin çatlaklarda buzullar oluşmuş. Asıl görülmesi gerekenler de onlar. Fakat, vahşi doğa eşsiz bir duyarlılıkla korunmuş. Çevrede balina gözlemlemek, somon avlamak isteyenler için olanaklar mevcut.
Gün çok geç ağarıyor. İyiden iyiye ışıması (o da kapalı havalarda ne kadar olursa artık) saat 10'u buluyor. Akşam da 4.30 civarında. Anadolu'nun güneşini özleyenleri anlayışla karşılamak gerek.
Alaska'ya her zaman gelinmiyor. Hazır gelmişken birkaç şey daha anlatayım...