Edebiyat liseleri

Türkiye'de bir 'edebiyat lisesi'nin açılması gerekli mi sorusunun yanıtı bazı şartlara bağlı.

Türkiye'de bir 'edebiyat lisesi'nin açılması gerekli mi sorusunun yanıtı bazı şartlara bağlı. Her şeyden önce edebiyat ağrılıklı bir lise olmayacağını bilmek gerekir. 'Edebiyat' burada 'jenerik' bir isim olarak veriliyor.
Liselerdeki genel ayrım eskiden 'fen kolu-edebiyat kolu' şeklindeydi. Sanırım edebiyat da bu anlamda kullanılıyor. O nedenle 'edebiyat lisesi' kavramını öncelikle 'sosyal bilimler lisesi' şeklinde değiştirmek gerek. Yeni liselerin de edebiyatı karşılayacak biçimde sosyal bilimler ağırlıklı bir müfredatla biçimlendirilmesi bu işin önkoşulu.
Liselere bu anlamda bir müfredat yüklemek bugünün sorunu değil. Türkiye öteden beri zaman zaman bunu denedi. Daha önceki sınamalar genellikle
'klasik lise' olarak biçimlendi. Klasik lise, Batı'daki 'jimnazyum'un karşılığıydı. Bu liseler dört ayak üstüne oturur:
Yunanca-Latince, edebiyat-felsefe-tarih, matematik, spor. Bu, 1850-1915 arasında Batı'da ortaya çıkmış, Romantisizmin egemen olduğu, sonra da bu anlayışın 'filhellenizm'le -(antik) Yunan sevgisi- ile özdeşleştiği bir dönemin ürünüdür. Ardındaki temel ideolojik yaklaşım da 'hümanizma'dır. (Hümanizma da aslında budur.) Bu model Türkiye'de 1940'larda son derecede kısıtlı bir biçimde denendi. Daha sonra ideolojik açıdan çok eleştirildi, hatta alayla karşılandı ve nihayet ortadan kaldırıldı.
Bugünkü amaç oraya bir dönüş olmamalı. Fakat bir sosyal bilimler lisesinin de belli koşulları göz ardı etmesi olanaksız. O zaman işe koşullar, yani müfredat açısından bakmak gerekiyor. Fakat bu sadece bir teknik sorun
değil, ondan ziyade bu bir 'anlayış' meselesi yani, okulda ne tür insan yetiştirileceğine dönük bir sorun. Dolayısıyla da 'edebiyat' adının kimseyi şaşırtmaması, bu okulun 'edebiyat meslek lisesi' olarak tasarlanmaması gerekir ki, zaten onun bir anlamı yok.
Böyle bir okul öncelikle sosyal bilimler alanında 'analitik düşünme' kapasitesini geliştirecek bir içerikle biçimlendirilmelidir ve bu işin bir 'fantezi' olmadığı bunu tasarlayanlar tarafından iyice kavranmalıdır. Böyle bir okul sosyal bilimlerin disiplinlerarası bir yaklaşımla ele alınmasına öncelik vermelidir. Onun temelini de üç ana disiplinin, yani felsefenin, tarihin ve edebiyatın bir arada ve kapsamlı olarak öğretilmesi oluşturur. Bu, bence önemli bir husus. Çünkü daha önceki dönemlerde bu anlayış bilinir ve uygulanırdı. Belli bir tarihe kadar mesela sosyoloji ve siyasetbilimi gibi alanlar bu mantığın içinden ele alınırdı ve hatta bu durum üniversitelerde de geçerliydi. Zamanla displiner ayrışma başladı ve her alan ötekine kapalı bir hal aldı. Bu da ister istemez işin kültür temelini zayıflattı. Şimdi bir sosyal bilimler lisesi yeniden bu mantığı uygulamaya koyabilir. Sosyal bilimleri meydana getiren olguların içsel tutarlılığını ve mantığını bu zemin üstünde kalarak öğrencilere verebilir.
Dolayısıyla böyle bir okulun asıl önemli yanı metin temelinde bir analiz yapabilme yeteneğini kazandırmasıdır. O zaman da büyük bir seçmeli ders havuzunun olması gibi teknik sorunlar ortaya çıkıyor. Çünkü böylesi bir yaklaşım eğitimin malumattan kurtarılıp bilgiye yaslanmasına yol açabilir. Oysa Türkiye'de ucuz, basit ve pratik bilgi hırsı her şeyin önüne geçmiş bulunuyor.
Nihayet son husus böyle bir liseden mezun olacak öğrencinin kendisine nerede, nasıl iş bulacağıdır.
Bugünkü üniversite giriş sınavı sistemiyle bu iş olmaz. Bunlar ihtisas liseleri olarak tasarlanır ve belli üniversitelere bu okulların mezunlarını liyakat temelinde alma olanağı verilirse iş bir noktaya gelebilir ancak.
Bu konuya devam etmek istiyorum.