Egemenlik ve milliyetçilik: Kıbrıs

Pazartesi günkü yazımda hükümetin getirdiği yeni demokrasi paketine CHP'nin itiraz ettiğini belirtmiş ve bunun vahim bir gelişme olduğunu vurgulamıştım.

Pazartesi günkü yazımda hükümetin getirdiği yeni demokrasi paketine CHP'nin itiraz ettiğini belirtmiş ve bunun vahim bir gelişme olduğunu vurgulamıştım. CHP, yerli hukuk normlarının karşısına uluslararası hukuk normlarının çıkarılmasını tutucu (statükocu) bir tavırla ve 'ulusal egemenlik' kaygısıyla engellemeye çalışıyor.
Bu ulusal egemenlik kaygısı öyle basit bir şey değil ve kendisini sadece yeni bir demokratik düzenleme içinde göstermiyor. Türkiye'nin bütün uluslararası ilişkilerinde bu kaygının asıl belirleyici öğe olduğunu bilmek gerekiyor. Bunun son örneği Kıbrıs.
Kıbrıs konusunun bugüne kadar çözülmemiş olması bir saçmalıktır. Soğuk Savaş'ın bittiği, yeni uluslararası süreçlerin başladığı bir dünyada kuşaklar öncesinden devam eden bir sorunun meşruiyetini daha fazla savunmak olanaksız. Bu, çözüme engel oluşturan kesimlerin iddia ettiği gibi Kıbrıs sorununun sadece bir tek yaklaşım içinde çözülmesini gerektirmez elbette. Önemli olan çözümdür.
Bir türlü o noktaya gelinememesinin nedeni bu ulusal egemenlik kaygısı gibi duruyor. Dolayısıyla da onu biraz daha anlamaya çalışmak gerek.
Ulusal egemenlik belli toplumlarda başlangıçtaki anlamını yitirmiş durumda. İlk halinde ulusal egemenlik daha çok içedönük, cumhuriyet ve demokrasi süreçlerinin bir kurucu öğesi. İktidarın monarklardan, kutsal iradelerden alınıp kitlelere, halka verilmesini öngörüyordu. Ne var ki, zaman içinde ulusal egemenlik dışadönük, bir ulusun temel çıkarlarını uluslararası planda korumaya yönelik bir anlam kazandıydı. Bunu özellikle 19. yüzyılda ortaya çıkan milliyetçilik oluşumları doğurmuştu.
Burada çok ilginç bir nokta var: Ulus-devletlerini 19. yüzyılın hazırladığı milliyetçi dönemde oluşturan toplumlar kendilerini bu kaygının dışına çıkaramayanlardır. Batı Avrupa toplumlarından çok bu tedirginliğin Türkiye gibi ülkelerde yaşanmasını bu yüzden dikkatle kaydetmek gerekiyor.
Bu anlam kaymasının oluşumunda gene ulusal egemenlik kavramının ilk haliyle ilgili bir nüans var: Belli bir toplumun kendi iç iradesinin dışında alınmış bir kararı kabul etmesi, demokratik toplumlarda yasamanın işlevini boşlukta bırakacağı sanılan bir nokta. Malum, temsil mekanizmasıyla birlikte bir toplum kendisini yönetecek yasa yapma yetkisini parlamentoya devrediyor. Şimdi, yasa 'dışarıdan' gelince parlamentonun, dolayısıyla da ulusal iradenin konumu, işlevi ne olacak?
Bu soru ancak değişen demokrasi anlayışı içinde yanıtlanabilir.
Soğuk Savaş sonrasına kadar uygulanan ve 1648 yılında imzalanmış olan Westfalia Anlaşması devletler arasındaki ilişkileri dost ve düşman olarak sınırlıyordu. Dolayısıyla devletlerarası ilişkiler her devletin kendi dışa kapalılığı içinde gelişiyordu. Hatta bu kapanma zorunlu bir öğeydi. Oysa küreselleşme dönemi bu anlayışı ortadan kaldırdı. Küreselleşme, uluslararası süreçlerin birbirine kapalılıkla değil, karşılıklı etkileşimle sürdürülmesidir. Bu durumun somutlaştırılması da hukukun evrensel normlar üretmesine bağlıdır. Ulusal egemenlik anlayışının bu koşullar altında kısıtlandığını söylemek olanaksız. Tam tersine sınırlarının genişlemesinden söz edilebilir. Fakat bu durumun 'banal milliyetçilik' anlayışını ortadan kaldırdığı bir gerçektir.
Türkiye henüz dış politikasında da, iç politikasında da bu kısıtlamayı aşamadı. Belli bir 'retorik' ve onun öğeleri siyaseti etkilemeye devam ediyor. Bu da Türk siyasal yapısının açık veya gizli bir sıradan milliyetçiliğin pençesinde bulunduğunun somut kanıtıdır ve Türkiye'nin bu anlayışla daha fazla yaşaması olanaksızdır.