Elimizde patlayan bomba

Yeterince üstünde durmuyoruz ve bu konudaki soruları gerek Erdoğan, gerekse diğer hükümet yetkilileri özenle cevaplamaktan kaçınıyor...

Yeterince üstünde durmuyoruz ve bu konudaki soruları gerek Erdoğan, gerekse diğer hükümet yetkilileri özenle cevaplamaktan kaçınıyor, ama ABD'yle olan ilişkiler Türkiye'nin AB'yle olan ilişkilerini yakın dönemde derinden etkileyecek.
Bu noktada önce bir saptama yapmak gerekiyor: savaş kararını verdiği ilk dönemde herkes ABD'nin yeni bir dünya arayışına girdiğini, daha önceki dönemin temel kurumlarını yok saydığını, o arada BM ve AB'yle herhangi bir hesabının kalmadığını öne sürdü. Ne var ki, şimdi, özellikle Kofi Annan'ın yaptığı son şiddetli çıkıştan ve New York Times'ın bile sonunda uluslararası meşruiyet olmadan bu iş olmamalı şeklindeki açıklamasından sonra büsbütün zayıflayan ABD pozisyonu, bu iki kurumu yeniden dikkate alması gerektiğini gösteriyor. Dolayısıyla Türkiye'nin de pozisyonunu yeniden değerlendirip AB'yi görmezden gelen, BM'nin kararını aramayan, ABD'nin yanında yer alırsa her şeyin yoluna gireceğini varsayan yaklaşımını değiştirmesi gerekiyor.
Aslına bakılırsa bütün bu işlerin, daha önce de yazmış olduğum gibi, AB'ye tam üyelik sürecinde başladığı artık belli. Türkiye'nin, o dönemde, kendisini desteklemesi ve AB üyelerine baskı yapmasına karşılık Irak politikasında ABD'yle birlikte hareket etmek yönünde karar verdiği anlaşılıyor. Fakat, yaklaşım her aşamada iflas etti. Hem AB, ABD'nin baskısına şiddetle tepki gösterdi, hem de Türkiye her çevreyi ihmal edip sadece ABD'yle baş başa kalarak önemli bir taktik hata yaptı.
Oysa şimdi geri dönme zamanı geldi ve bu dönemde Türkiye, parlamentosundan çıkan ve bütün dünyada rüzgârların ters esmesine yol açan kararını dikkatle, çok önemli bir koz olarak oynayabilir. O karara dayanarak (son pratik gelişmeler bu yorumu ne yazık ki, bir hayal haline getirmişse de) hem ABD'yle ilişkilerini gözden geçirebilir, hem de AB'yle yeni bir döneme geçebilir. Fakat...
Bunun çok kolay olmayacağı anlaşılıyor. Çünkü, AB, özellikle de baştan beri ABD'nin politikasına ve eylemine karşı çıkan Fransa ve Almanya, Türkiye'de Meclis'in aldığı karara karşı sesini hiç çıkarmadı. Bu, kabul edilebilir bir şey değil. Bu iki ülkenin fiili olarak yapamadığını başaran bir Türkiye karşısındaki suskunluğu sadece bilinçli bir eylemdir ve Türkiye'yi büsbütün dışlamaya niyet ettiklerini gösterir. Halbuki, bu yaklaşım taktik olarak doğru görünse bile (çünkü, o kararla birlikte Türkiye, müttefiki ve destekçisi ABD'yi dışlıyor, böylece AB nezdinde sorunlu bir duruma düşüyordu) strateji olarak yanlış. Son gelişmeler Türkiye'nin ne derecede önemli olduğunu ve eğer bir AB olacaksa orada Türkiye'ye ne derecede büyük bir ihtiyaç bulunduğunu ortaya koyuyor. Fakat, bu, algılansa da uygulanması zaman alacak bir yaklaşım. Her şeye rağmen Türkiye'nin pozisyonu karşısında takınılan suskunluk, gösterilen tepkisizlik AB'nin bu ülkeye yaklaşımında ne kadar önyargılı olduğunu bütün çıplaklığıyla gösteriyor.
Öte yandan, Türkiye-AB ilişkileri şimdi Kıbrıs konusunda ortaya çıkan sorunlarla da bir başka çözümsüzlük noktasına taşınıyor. Türkiye'nin, haklı haksız Kıbrıs'ta sürdürdüğü politikaya bakarak bundan sonra AB'yle olan ilişkilerin bugüne kadar olduğundan çok daha karmaşık bir hale geleceğini anlamak bir marifet değil.
Bütün bunlardan sonra Türkiye'nin her şeyi büyük bir maharetle götürmesi gerekiyor. Onun yolu da tek yönlü, tek taraflı değil çoğulcu, yani hükümetin bugüne kadar uyguladığının tam tersi bir politikayı uygulamaktan geçer. Bu da taktiklerle değil ufuklu politikalarla mümkündür.