Etik sonrası dönem ve savaş

Irak krizi konusunda tartışılması gereken bütün konular, sorunlar ve kavramlar gelip bu savaşı doğuran mantığa dayanıyor.

Irak krizi konusunda tartışılması gereken bütün konular, sorunlar ve kavramlar gelip bu savaşı doğuran mantığa dayanıyor.
O açıdan bakınca insanın karşısına iki soru çıkıyor. 1) Bir savaş ne zaman, nerede haklı, zorunlu ve kabul edilebilir bir şeydir?
2) Irak'taki rejimin niteliği böyle bir savaşı kabul edilebilir bir noktaya çekebilir mi?
Önce ikincisinden başlayalım: Hiçbir ölçüt Irak'taki ve diktatoryalarla yönetilen diğer Ortadoğu ülkelerindeki rejimleri meşrulaştıramaz. Bunların hem birer despotluk olma özelliği hem de bu niteliklerinden kaynaklanan ve bütün benzeri rejimlerde görülen saldırganlık eğilimleri yeryüzü mantığının daha iyisi olduğuna her zaman inandığı ama henüz onu bulmadığı için 'ikinci en iyi' diye nitelendirdiği demokrasiyle aşılmalıdır elbette. Ne var ki, bunun yöntemi, yolu başlı başına bir sorun. Bu yol bir ülkenin şunu bunu bahane ederek bu ülkelere saldırması ve oradaki rejimi kanla, silahla değiştirmesi ise kabul edilemez. Hatta demokrasinin despotik bir ortamda doğal yollardan gelemeyeceğini bilmek bile bu gerçeği değiştirmez.
Kaldı ki, burada unutanlara gene bir hatırlatma yapalım. ABD'nin bugün eleştirilen tutumu yeni bir şey değil. Soğuk Savaş yıllarında da ABD'nin kendisi demokrasicilik adına despotları, diktatörleri dünyanın birçok yerinde kanla işbaşına getirdi ve onların saltanatlarını sürdürmesi ayrıca çok kan pahasına oldu. Sonunda da onları tarihin çöplüğüne atan ABD değil ulusların kendi içinde yaşattığı demokrasi bilinciydi. O nedenle Irak rejiminin kabul edilmezliğini öne sürüp savaşa kabul çıkarmanın bir mantığı yok.
Burada Ertuğrul Özkök'ün öne sürdüğü bir noktaya değinmek gerçekten önemli.
Özkök yazdığı bir yazıda (Hürriyet, 18.2.2003) savaş karşıtlarının Irak kamuoyunu yanılttığını, asıl yapılması gerekenin Irak'taki rejimi geriletecek adımları atmak olduğunu yazıyor. Bu gerçekten de önemli bir saptama. Gerçekten de savaş karşıtlığıyla Irak taraftarlığı birbirine karışmamalı. Gerçekten de Irak'taki rejime de en az savaşa olduğu kadar karşı çıkılmalı. Ne var ki, ortada bulunan fiili durumu ve ABD baskısının yarattığı acil durumu unutup ihmal etmemeli. Üstelik Irak rejimi karşıtlığı başına yağacak bombaya karşı çıkan sokaktaki adamın görevi olduğu kadar da uluslararası sistemin sorumluluğudur. Keşke ABD dünyayı açacağı savaşta kendisine destek vermeye zorladığı kadar Irak rejiminin 'doğal' yollardan değiştirilmesi için zorlasaydı. O, bunu yapmamış ve savaşta ısrar etmişse ona hayır diyene ne kadar sorumluluk düşer?
Başlangıçta sorduğum ilk sorunun yanıtı bu aşamada biçimleniyor.
Irak savaşı çok karmaşık bir süreci başlatıyor. Belki de öyle bir sürecin sonucu. O nedenle bu yumağın karşısında meşruiyet tartışmasını yapacak bir temel dayanak noktası bulmak o kadar kolay değil. Fakat bir temel çıkış noktası var: savaş gibi kapsamlı, kanlı bir süreci meşrulaştırma çabası başlı başına bir sorun değil mi? O zaman geriye bir tek şey kalıyor: etik!
Yaşananlar bize içinde bulunduğumuz 'post' (art/sonra) dönemin yeni bir kavram daha ürettiğini ve buna 'post - etik' (etik sonrası) dönem diyebileceğimizi gösteriyor. Savaşa karşı olmak, hatta Irak savaşına da yukarıda belirttiğim bütün çekincelerle birlikte karşı çıkmak, öncelikle etik bir durumdur. Tekrar edeyim, bu bir diktatörün zulmünü bağışlatmaz ama o diktatörü ortadan kaldırmak adına girişilen savaşın açacağı yeni hegemonyayı bize hatırlatır. İlk Irak savaşından sonra ortaya çıkan gerçek boyutu bugün bile bilinmeyen hasarı bize düşündürür.
O zaman da savaşa karşı çıkmak bir şart olur!