Fahrenheit 451

Tam, 'ilahi' Marquis de Sade'ı yüzyıllar sonra 'imha eden' memleket oluşumuzla övünürken bu unvanımızı pekiştiren yeni bir haber yer aldı.

Tam, 'ilahi' Marquis de Sade'ı yüzyıllar sonra 'imha eden' memleket oluşumuzla övünürken bu unvanımızı pekiştiren yeni bir haber yer aldı. Bedri Baykam, Erje Ayden'in 'İkinci Caddenin Çılgın Yeşili' ve
'Hautbanhoft'tan Bir Trene Bindim' isimli kitaplarını yayımladığı için ağır para cezasına çarptırılmış. Yetmediği gibi mahkeme ayrıca bu kitapların da 'imha'sını kararlaştırmış.
Anlaşılan 'muzır neşriyat' kavramı aldı başını gidiyor. Eğer ortada bir yasa varsa uygulanacak. Ama acaba kimse o yasanın içeriğini, kapsamını ve anlamını tartışmamalı mı?
Bu tür yasalar en genelinden toplumu zararlı yayına karşı korumak için hazırlanır. O zararlı yayın kavramının sınırlarını da pornografik yayın belirler. Hatta pornografi de içinde yaşadığımız dünyada (anlamını ve işlevini geniş ölçüde yitirmiş bir şeydir. Acaba, bu davaları açan savcılardan ve bu hükümleri veren yargıçlardan kaç tanesi internete girip oradaki pornografi sitelerini izlemiştir? Onların bu kadar ortada olduğu, bu kadar yaygın kullanıldığı bir dönemde hâlâ katı, dar bir pornografi takibi yapılmalı mıdır, emin değilim. Evet, feministlerin o yöndeki haklı iddialarını temellendirmek için (kaldı ki, onlar da bu konuda ikiye ayrılıyor; pornografiyi savunan feminist gruplar da var) pornografi kovuşturulabilir. Ama bu izleyici açısından ve toplumu zararlardan korumak uğruna değil, pornografinin kendisine dönük bir yöntem olarak gelitirilebilir. Buradaki asıl kaygı çocuklardır. Zararlı yayın kavramı eğer o kesime yönelikse bir anlam içerebilir, ama orada da internet başka bir süreç olarak kendisini hissettiriyor.
Gelin görün ki, Türkiye işin bu yönünde değil. Türkiye hâlâ 100 küsur yıl önce Baudelaire'i, Flaubert'i yasaklayan zihniyetle hareket edip, en seçkin edebiyat yapıtlarını yasaklama ve imha etme yoluna gidiyor. Böyle saçma bir şey olabilir mi? Erje Ayden, Beat kuşağının bir yazarı. Onun basit, sıradan, gündelik pornografiyle ne ilişkisi var? Baykam'ın açıklamasında dediği gibi, kim bu ülkede, ben Ayden ve Sade okuyarak 'sapıttım' der? Bu dert daha önce Bukowski'yi yakaladı. Yarın, çevrilirse (ama artık kim cesaret eder?) Trocchi'yi kıskıvrak bağlayacak. Bunlar, sonunda 'kült edebiyatı'nın yaratıcıları ve milyonlarca izleyeni var.
Türkiye hâlâ ilkel bir cemaatçilik anlayışıyla hareket ediyor. Bugün de toplumun ahlakını korumak kaygısı içinde olan bir yasa anlayışı var. Hâlâ bireyleşme aşamasına gelmedik. O eksiğe bağlı olarak sansürcü zihniyet bütün çıplaklığı ve bütün çarpıklığıyla karşımıza çıkıyor. Bizi bize karşı koruyor. Bu, aslında, devletin, her aşamada 'Ben varım, toplumun nasıl bir ahlaka sahip olması gerektiğine ben karar veririm' diye sürdürdüğü bir yaklaşımdır.
O zaman geriye iki şey kalıyor.
Önce AB süreci. Türkiye, bu kitapların, yasaklamak ne kelime, okullarda okutulduğu ülkelerin oluşturduğu Avrupa'ya katılmak istiyor. Nasıl olacak? Her şey sadece ekonomide ve demokraside biçim şartlarını yerine getirmekle mi ilgili? Böyle bir sansür anlayışı demokrasinin baltalanmasına yol açmıyor mu? Hangi demokrasi bu türden bir cemaatçi ahlak anlayışına sahip bir toplumda yeşerip güçlenir? İnsan tekinin güçlü olmadığı, sayılmadığı bir demokrasi olamayacağını Türkiye bilmek zorunda. İkincisi, İnsan Hakları Mahkemesi. Ben, Sade'ın, Ayden'in yasaklanıp imha edildiği, yayıncılarının para cezalarına çarptırıldığı bir sürecin İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşınması ve orada karara bağlanması gerektiğine inanıyorum. Yayıncılar, mağdurlar bunu yapmalıdır.
Bu ayıptan kurtulunca Sade ve Ayden değil önce Türkiye özgürleşecektir.