Gamlı, donuk, kış güneşi ve ağıt

Ah, neler vardı yazacak! Ama ansızın Vatan gazetesinin birinci sayfasında </br>o fotoğrafı gördüm. Sıfırın altında 15 derecede Doğu'nun bir köyünde bir karış karın içinde, sırtlarında önlüklerinin üstüne giydikleri incecik bir hırkadan başka hiçbir şey olmayan...

Ah, neler vardı yazacak! Ama ansızın Vatan gazetesinin birinci sayfasında
o fotoğrafı gördüm. Sıfırın altında 15 derecede Doğu'nun bir köyünde bir karış karın içinde, sırtlarında önlüklerinin üstüne giydikleri incecik bir hırkadan başka hiçbir şey olmayan, Atatürk büstünün karşısında toplanmış, ant içen, sabah yoklamasına katılan, soğuktan yüzleri, burunları, elleri, kulakları kızarmış o çocukları gördüm.
İstanbul'da kar yağıyordu. Ortalık çamur içindeydi. Gökyüzü örtüktü. Hava hiç de öylesine soğuk değildi. Ama valilik karar alıp, okulları kapatmıştı. İyi yapmıştı. Fakat, işte orada onlarca çocuk o karın ve soğuğun içinde, sabah ayazında okulun bahçesindeydi.
Sonra o da oradaydı. Hâlâ bu ülkenin en onurlu, en yüce gönüllü, en özverili, en duyarlı insanı da, üstünde ne palto ne bir şey, sadece beyaz gömleği, ayaklarında botları o da karlar içinde sabah yoklamasına katılıyordu. Köy öğretmeniydi.
Ansızın onu hatırladım. Ankara sokaklarında rastlardım. Henüz üniversite öğrencisiydim ama yazıyordum. Bir gün Türk Dil Kurumu'nda tanıştık. Bana adımı söylemez nedense soyadımla seslenirdi. 'Yavrucuğum' da derdi ama ne kadar dostça ve yüreklendirerek bakardı, unutamam. Hele bir defasında yanımda babam ve Süleyman amcam, Yüksel Caddesi'nde karşılaşmıştık. Selam verdiğimde öylesine saygıyla, eğilerek aldı ki, değil ben yanımdaki büyükler bile mahcup oldular. Kısacık boyu, onurlu yüzü, duyarlı bakışları ve ciddi, olgun, sorumlu, özverili ifadesiyle daima kalbi hizasında göğsüne bastırdığı kitaplarla bir yerden bir yere giderdi.
O, Ceyhun Atuf Kansu'ydu. En güzel adlı şiir kitaplarını yazmıştı: 'Haziran Defteri'ydi birisi. Hangi haziranda anımsamamak mümkündür ki? Öteki, 'Buğday, Kadın, Gül ve Gökyüzü' idi ve bana bütün bir dünyanın özeti gibi gelir.
İşte o an, o p/lastik ayakkabılarıyla karın içinde titreşen çocukların fotoğrafını gördüğüm an, şu 2005 yılı şubat ayında, İstanbul karının yağdığı sokağa baktım oturduğum kahvenin camından ve onun iki
şiirini anımsadım. Çocuk doktoruydu, o. Köylerde, çocukları kurtarmaya çalışarak geçirmişti gençliğini ve bir gün, bir köyde 23 çocuğun öldüğünü görmüştü kızamıktan. Oturup 'Kızamık Ağıdı'nı yazmıştı.
'Ben' diyordu, 'gamlı, donuk kış güneşi', 'ben' diyordu 'gördüm bu köyü, damların altında/Çocukları kızamuk döküyor.' 'Habersiz hepsi' diyordu, 'kızamuktan ve ölümden/kirli yüzlerinde açan ölümden habersiz/Ve düşmüş bir gül oluyorlar birden/Bebekler ölüveriyor, ölümden habersiz.' Sonra, 'bir bir saydım, yirmi üç çocuk/Ah Güllü Güllü Gülizar öldü/Gördü kış güneşi, gamlı ve donuk/Daldı oğlanlar, çiçekti kızlar öldü' diyordu, dövünüyordu. Sonrası daha da korkunçtu: 'İniyor ve kar altında örtüyordum/Bu çocukları, bu habersiz çocukları/Görmediniz, anlatamam, ürperiyorum/Bir şey demek için açılmıştı dudakları'. Gerçi, 'Ah, ben bir gün tepelerden, tepelerden/Varıp önünüze, önünüze dikilip duracağım/Aydınlardan, hekimlerden, öğretmenlerden/Bir gün soracağım, bu çocukları soracağım' diyordu ama kızamık değilse de sorun, çocuklar işte 2005 Şubatı'nda karın içindeydiler.
Sonra, işte hafıza bu, köy öğretmeni Şefik Sınığ'ın son sözlerini anımsıyordu, onun dizelerinde: 'Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum/Bütün çiçekleri getirin buraya/Öğrencilerimi getirin, getirin buraya/Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer/Bütün köy çocuklarını getirin buraya'. Çünkü, 'ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım/Ben bir bahçe suluyordum gönlümden'.
Evet, kar yağıyor, Doğu'da kış var ve kar altındaki bahçede köy çocukları ve köy öğretmeni.