Genç ölümün acısı

Ansızın gelen bir haberle insanın dünyasının altüst olması işten bile değil. Telefon, en yakın, bütün çocukluğunu birlikte geçirmiş arkadaşlarından birisi olan Akın'dandı ve ne yazık ki, Ömer'i bir trafik kazasında yitirdiğimizi haber veriyordu.

Ansızın gelen bir haberle insanın dünyasının altüst olması işten bile değil.
Telefon, en yakın, bütün çocukluğunu birlikte geçirmiş arkadaşlarından birisi olan Akın'dandı ve ne yazık ki, Ömer'i bir trafik kazasında yitirdiğimizi haber veriyordu.
Henüz 20'li yaşlarının başında bir genç insanın ölümünü algılamak da, hazmetmek de zor. Hele benim gibi bütün gününü gençlerle iç içe geçirenler için bu daha da imkânsız. O kadar emek verilmiş, o derecede özenle büyütülmüş, en iyi okullarda okumuş, hayatın daha ilk basamaklarında kendisini kanıtlamış, geleceğinin açıklığına ve aydınlığına kendisi inanmış, etrafı inandırmış, o geleceğinin aşkla yüklü tasarımını yapmaya koyulmuş bir insan ansızın, bir trafik kazasıyla birlikte her şeyi yarım bırakıyor.
Hayatın insafsız olduğu doğru. Ama bu derecede acımasız, katı ve hatta saçma olması ise dayanılacak gibi değil. İnsan, böyle anlarda ona olan tüm güvenini yitiriyor. Bütün bir Doğu kültürünün dayanak noktası olan dünyanın geçiciliği, o nedenle de manasızlığı düşüncesi bir değirmen taşı gibi üstünüze abanıyor.
Bir gün bir cenaze avlusundaydım. Genellikle güvercinlerin uçuştuğu, kanat seslerinin duyulduğu, dünyanın bütün kavgası ve gürültüsüyle geriye çekildiği, ortalığı garip bir sessizliğin sardığı, yüksek çınar ağaçlarının arkasından görünen gökyüzünün büsbütün yükselip uzaklaştığı, iyice içinize döndüğünüz o anlardan birisindeydik. Dostlarımdan birisiyle karşılaştık. İnsanların, suskunlaştığı, konuşmakta zorlandığı o zor zamanda, dostum, 'Şimdi' dedi, 'hayatın başka bir noktasındayız.' Gerçektende öyle, gerçekten de öyleydi. Hayatın kendisi olmaktan çıktığı o anları sadece o mekânlarda yaşamıyor insan. Böylesine imkânsız bir ölüm haberini aldığında da aynı duyguya dönüyor. Böylesine insafsızsa hayat, neden? Geride kalan insanların yüklendiği bu isyan duygusu nasıl olur da anlaşılmaz?
Ama öyle değil işte: hayat, bütün külfetine, meşakkatine, gadrine rağmen devam eden, ettirilen bir şey. Bunu açıklayacak binlerce neden var. Ama onların bir tanesi hepsinden önemli: insanın ussal bir yaratık olması. İnsan aklıyla direniyor hayata. Kendimizi duyguların seline bıraksak, onlar tarafından sürüklenecek olsak varmayacağımız kıyı yok. Ama bir yerden bir şey bizi tutuyor ve yeniden, bıraktığımız yerden başlayarak devam ediyoruz. Bazen kendimize rağmen, bazen biraz daha değişmiş birileri olarak. Gene de hayatın hükmü ağır basıyor.
O zaman bir ölümün ardındaki nedeni bulmak ve ortadan kaldırmak gerekiyor. Bu trafik de olabilir, bireysel silahlanma da, uyuşturucu da. Eğer toplum halinde yaşayan yaratıklarsak, çocukların ve gençlerin anlamını kavramadan bu gerçeğimizi idrak etmemize imkân yok. Onların saldırganlığını, şiddete yakın duruşlarını, bu şiddeti bilinçsizce kendilerine yöneltmelerini, denetimsizliklerini, heyecanlarını, telaşlarını anlamak, bilmek, onlardan doğacak sonuçları ortadan kaldırmak.
Ölüm daima kalleş! Onu asla insana yakıştırmadım. Ama bir de genç bir insanın ölümü var: etiyle, kemiğiyle genç olan birisi! O zaman ölüm sadece alıp götürdüğüyle de kalmıyor. Zehrini getirip kalanların üstüne boşaltıyor. Bunu söylemek bencilce bir şikâyet değil. Olsa olsa ölümün alçaklığını bir kez daha ilan etmek!