Gençlerin perişan hali

Cuma günü üniversite öğretim üyeleri arasındaki bir araştırmaya değinip, bu kurumun perişan bir halde bulunduğunu belirtmiştim. Araştırmanın sonuçları bunu gösteriyordu.

Cuma günü üniversite öğretim üyeleri arasındaki bir araştırmaya değinip, bu kurumun perişan bir halde bulunduğunu belirtmiştim. Araştırmanın sonuçları bunu gösteriyordu. Üniversiteyi tartışırken bu türden yapısal olguları göz önünde bulundurmak son derecede önemli.
Bugün de bir süre önce Milliyet gazetesinde yayımlanan (18.6.2003) bir araştırmayı ele alıp birkaç noktayı vurgulamak istiyorum. Araştırmayı Selçuk Üniversitesi'nden Dr. Zülfikar Damlapınar yapmış. Araştırmanın sadece bu üniversitede okuyan gençleri mi yoksa genel üniversite evrenini mi kapsadığını bilmiyorum. Fakat çalışmanın gençlerle medya ve bilgi arasındaki ilişkiye dönük ilginç ipuçları barındırdığı kesin.
Gençler medya deyince ezici bir çoğunlukla televizyonu anlıyor ve onu tercih ediyor. Bu tercih oranı yüzde 56. Gazete yüzde 25. Radyo yüzde 6, internet ve diğerleri yüzde 6.
Bu, iki vahim sonucu gösteriyor: İlki medya bütünüyle 'pasif' bir biçimde algılanıyor, yani 'televizyon izlemek'. İkincisi, artık dünyanın en önemli kaynağı olan internet dramatik tercih edilme oranıyla henüz gençlerin hayatına girmemiş durumda.
İkincisi, gençlerin tam 3/2'si medyayı 'haber ve bilgi almak' için kullanıyor. Ne var ki, bunun 'bilgi' değil 'haber' olduğu derhal anlaşılıyor. Çünkü, medya yüzde 46 oranında siyasi konularda izleniyor. O tercihi yüzde 15 oranında magazinle yüzde 5 oranında sanat
ve yüzde 4.8'le bilim haberleri izliyor. Buradan da gençler arasında 'enformasyon'un yani 'malumat'ın bilginin önüne geçtiği açık seçik görülebiliyor. Kaldı ki, medyanın 'pasif kullanım'ı ister istemez böyle bir sonuç doğuracaktır. Tabii, burada medyanın haber ağırlıklarının bu sonuç üstünde ne derecede etkili olduğu da ayrıca sorgulanmalı.
Üçüncüsü, internet kullanımı. Kullananların yüzde 72'si erkek, yüzde 28'i kız. Kullanan kesimin fen bilimi öğrencilerinden oluşan kesimi yüzde 36, sosyal bilimlerse yüzde 64. Buradan da şu yoruma varılabilir: İnternet kullanım
oranının çok düşük olduğu belli. Bu henüz internetin altyapı olarak da hayata girmediğini gösteriyor. O zaman kentlerdeki internet kahveleri öne çıkıyor. Daha önce yazmıştım: eğitim dünyası bunun cinsler arasındaki eşitsizliği artıran bir süreç yarattığının farkında. Hele daha muhafazakâr çevrelerde kızların o mekânlara gitmesi çok güç. Dolayısıyla bu cinsler arası fark ciddi ve mutlaka aşılması gereken bir sorun. Fen bilimleri grubunun düşük oranıysa muhtemelen internetin 'bilgi' temelli kullanılmadığını, örneğin fen bilimlerinin orada ne ölçüde yer aldığının bilinmediğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla internet kullanımını da gene 'magazin' temelli bir kullanım olarak görmek yanlış olmasa gerek.
Bu araştırmanın ayrıntılarını ve çok önemli özelliklerinden bazılarını bilmesek, bu sonuçları belli bir katsayıyla çarpıp küçültsek bile hiç değilse belli bir gerçeği yansıttığını düşünmek, o gerçeğin de 'tatsız' olduğunu bilmek gerek. Analitik çalışmayı tanımayan, eğitimin bilgi temelli olduğunu ayrımsamayan, kültürün farkında olmayan bir üniversite dünyası var karşımızda. Gene aynı şeyi söylemek gerek:
bu onların 'suçu' değil. Türk eğitim sistemi bilgi, analiz/eleştiri, kültür üstüne oturmuyor. 1975, özellikle de 1980 sonrasında eğitimin
bu niteliği ortadan kaldırıldı. Okumayan, düşünmeyen, çözümlemeyen sadece 'malumat' alan bir üniversite anlayışına geçildi. Bunun itaatkâr, uysal, sorunsuz öğrenci/genç/insan yaratacağı varsayıldı.
Bu sonuçlara bakınca başarılı olunduğu anlaşılıyor. Ama o başarıyla övünmeli miyiz dövünmeli miyiz sorusunu sormanın zamanı geldi de geçiyor bile!..