Gözlüyor bizi Büyük Birader

11 Eylül'le birlikte dünyada başlayan ve son olarak İstanbul'da kendisini gösteren terör olaylarının bütün ülkelerde çok tehlikeli bir gelişmenin kapısını aralayabileceği bir süredir bu köşede dile getirmeye çalışılıyor.

11 Eylül'le birlikte dünyada başlayan ve son olarak İstanbul'da kendisini gösteren terör olaylarının bütün ülkelerde çok tehlikeli bir gelişmenin kapısını aralayabileceği bir süredir bu köşede dile getirmeye çalışılıyor. Bu tehlike devlet-toplum çatışması olarak başlayacak, devletin olabildiğince öne çıkması, toplumun olabildiğince gerilemesiyle sonuçlanacaktır. Bu, potansiyel olmayı çoktan aşmış bir tehlikedir.
Böyle bir durum kendisini devletin önce bir korku yaratmakla, toplumu o korkuyu kullanarak teslim almasıyla parlayacaktır ilkin. Ardından devlet
bu defa 'koruma' adına toplumu bir açık hava hapishanesine çevirecektir.
Bu söylediklerimin hiçbirisi bir kurmaca veya bir düşlem değil. Aynen yaşanmakta olan bir gerçektir. Amerika, bu gerçeğin çelikten çemberinde bunalıyor. İnsanlar sürekli bir 'olası düşman' kimliğini boyunlarında taşıyorlar. Havaalanlarındaki veya toplu halde bulunulan yerlerdeki durumlar bu işin boyutlarını apaçık ortaya koyuyor.
Üstelik, bu yeni bir şey değil. Modern devletin yapısından, dokusundan kaynaklanan bir şey.
George Orwell '1984' isimli çok iyi bilinen kitabında bu 'olası düşman' durumuna karşı devletin Büyük Birader konumuna geldiğini, her yerde gözünün ve kulağının bulunduğunu belirtiyordu. Büyük Birader, dur durak bilmeden bizleri gözetleyen, izleyen aygıttı.
Bu aygıt her türden araçtan, kurumdan oluşmuştu.
Kendiliğinden doğmuyordu bu düşlem. Orwell'in arkasında nelerin yattığını insanlar Fransız düşünürü Michel Foucault'yu okuduğundan bütün çıplaklığıyla anladı.
Foucault'ya göre, 17. yüzyıldan başlayarak Batı toplumlarında yeni bir devlet anlayışı/modeli ortaya çıkıyordu. Bu devlet artık ortada görünmeyen ama izleyen, gözetleyen, gözlemleyen devletti. Foucault'nun büyük yapıtlarından 'Hapishanenin Doğuşu'nu okuyanlar bu gelişmeyi çarpıcı bir olgunun tanımlanmasıyla öğrenecektir: 17. yüzyıla kadar devlet ceza veren ve verdiği cezayı halka, topluma 'izlettiren', dolayısıyla kendisini 'gösteren' bir varlıktı. Foucault, kitabına bir cezalandırmanın tanımlanmasıyla başlar. Ama 17. yüzyıldan itibaren iktidar artık görünmez hale gelir. Ceza, varlığı bilinen bir şeydir ama artık bir 'kapanma' ile özdeşleşmiştir. Hapishaneler, cezaevleri artık toplumdan, onun gözünden kopmuştur. Devlet artık korkulan ama soyut bir varlıktır. O kadar ki, sonunda, Foucault, Jeremy Bentham'ın 'Panopticon' tasarımına değinir. Bentham, ideal bir gözetim ortamı/aracı tanımlamaktadır.
Kimsenin gözetleyeni görmeyeceği, fakat herkesin gözetmen tarafından görülebileceği bir ortamdır bu.
20. yüzyılın sonu bu gelişmeyi doruk noktasına çıkardı. Sanal dünya ve özellikle medyanın varlığı ve etkinliği 'gözetlenme' olgusunu büsbütün uç bir noktaya taşırken insanlar adeta gönüllü bir biçimde gözetlenmeye rıza gösterdiler. Televizyonlarda yayımlanan programlar, özel alanın ve yaşamın hızla ve sıklıkla aşılması, bunların bulduğu 'alıcı' şimdi devletin işini büsbütün kolaylaştırıyor. Devlet, eski bir refleksini bu defa çok verimli ve üretken bir zeminde, çok 'haklı', çok 'makul' gerekçeler göstererek harekete geçiriyor.
Terör bir gerçek. Çok acı ve kanlı bir gerçek ayrıca. Ama onun da bir sınırı olmak gerekir. Bu sınırı terör tayin edemez. Ancak onunla mücadele edecek olan devlet bir hudut çizmeyi başarabilir. Onun bu dikkati göstermemesi, terörün ekmeğine yağ sürmek, işini kolaylaştırmaktır. Terörün kurbanı ise bu durumda sadece patlamalarda ölenler değil bütün bir toplum olacaktır.
Asıl yakın tehlike budur. Dikkat!