Hainliğin Ecevit'i

Türkiye'de devlet katında tecessüm etmiş bir hain-ihanet olgusu var.

Türkiye'de devlet katında tecessüm etmiş bir hain-ihanet olgusu var. Devlet, egemen hale getirmek istediği görüş ve düşünceye aykırı davranan herkesi bu sıfatlarla tanımlamaktan bir an için olsun uzak durmadı. Belki de dünyanın hiçbir ülkesinde görülmedik ölçüde çok hainin bulunduğuna inandığımız bir ülkede, bir gelenekte yaşıyoruz. İlginç bir başka şey de, bu tanımların Atatürk'ün 'Nutuk'unda kullandığı sözcüklerle eşitlenmesi, 'bedhahlar', 'gaflet, dalalet, hıyanet' gibi...
Bununla birlikte Ecevit'in Vahdettin konusundaki girişimi bu yaklaşımı kırmak gibi bir anlam taşımıyor. Cuma günü yazdığım yazıda onun hamlesini 'hazin' diye nitelendirişim bu nedenleydi. Ecevit'in müdahalesi bu mantığı yansıtmıyordu; çünkü, açıklamaları, 'hain' kavramının toplumsal bilinçten silinmesi gibi bir kaygı taşımıyordu.
Öyle bir model tek başına 'Vahdettin hain değildi' denilerek kurulamaz. Çok daha kapsamlı bir toplumsal dönüştürümü gereksinir. O türden bir anlayışın demokrasiyi kavrayışımızı, anlamlandırışımızı, devlet-toplum ilişkimizi çok farklı düzeylerde değiştirmeyi öngörmesi gerekir. Aksi, şimdi tıpkı Ecevit'in girişiminde olduğu üzere tam tersi bir niyeti içerir. Yani, 'hainlik' veya 'hain olmama' kavramının çok öznel bir temele oturuşunu sürdürmek. Nâzım, kimilerine göre hain, kimilerine göre değil. Vahdettin de öyle. Niye, çünkü, hainlik kavramı hâlâ ortada. Birisinin bir başkasını 'aklamaya' çalışması olgunun orta yerde durduğunu gösteriyor. O nedenle Ecevit'e bakıp heyecana kapılmaya gerek yok. Tam tersine...
Ecevit, işin bu yanıyla ilgilenmiyor. Ama ilgilendiği şey bu süreçle çok yakından ilgili bir mantığa dayanıyor: hayatı boyunca daima kullandığı, zaman zaman 'halkçılık' dediği, özünde popülizm ve demagoji olan şey. Şundan: Ecevit, çok parlak başladığı bir kariyeri rakipleri kadar dik kapatamadı. 2001 kriziyle başlayan dönem, hastalıkları, buna rağmen iktidar hırsını yenememesi halk nezdinde 'bambaşka' bir Ecevit algısı yarattı. Bunun farkında olduğu muhakkak. Şimdi, bu tür adımlar atarak, eşine 'Dinimiz elden gidiyor' dedirterek, Vahdettin tartışmasını ortaya çıkararak, büyük, muhafazakâr, geleneksel değerlere yakın, yatkın halk kesimlerinde 'O iyi bir insandı' izlenimi uyandırmaya çalışıyor. İşte bu mantıkla 'hainlik' kavramının uluorta kullanımı arasında çok yakın ve tehlikeli bir ilişki var: 'iyiydi' demek, burada 'bizdendi' anlamına geliyor. Kısacası, biz ve ötekiler ayrımı devam ettikçe ne hain suçlaması ortadan kalkar ne de Vahdettin tartışması bir esasa oturur. Mesele, hâlâ kişiseldir ve tartışmaya esas olan kavram ortada durduğu için bu tartışma türetilebilmiştir.
Şimdi bir kez daha gelelim Vahdettin meselesine.
Vahdettin'in durumu hainlik bağlamında bakınca çok özel bir nitelik içeriyor. Bunun sebebi şu: son padişahın hüküm sürdüğü (?) yıllar Anadolu'da bir savaşın verildiği yıllardır. Atatürk'ü o gönderdi, göndermedi spekülasyonu bir yana (İstanbul'dan ayrılmadan önce M. Kemal'in 'zat-ı şahane'ye ziyaretlerde bulunduğu kimin meçhulü acaba?) Vahdettin'in 1919-1922 arasında sürdürülen haklı ve onurlu savaşa karşı direndiği ortada. Bırakalım öteki girişimlerini, İzettin Paşa'yı bu işten vazgeçsinler diye Anadolu'ya gönderdiği ve dolayısıyla var olan durumun sürdürülmesini istediği açık, idam fermanları yayımladığı belli. Peki, bir taraf savaşırken ötekinin buna karşı çıkmasına ne yapacağız, 'Onurlu bir mücadelede bulundu' mu diyeceğiz?
Galiba anladım: Ecevit, Vahdettin'in yerinde olsaydı, onun yaptıklarını yapacaktı ve biz onu 'Hain değil' diye anacaktık.