Haklı olmak ya da olmamak

Günümüz dünyasının en önemli sorunu insan hakları. Bu, sadece Türkiye için değil bütün yeryüzü için geçerli bir durum. Her gün şu dünyada binlerce </br>insan haklarının ihlal edilmesine maruz kalıyor. Bunun bir tek nedeni var: iktidar!

Günümüz dünyasının en önemli sorunu insan hakları. Bu, sadece Türkiye için değil bütün yeryüzü için geçerli bir durum. Her gün şu dünyada binlerce
insan haklarının ihlal edilmesine maruz kalıyor. Bunun bir tek nedeni var: iktidar!
İktidar hiç de öyle soyut bir kavram değil. Bir öznenin kendisini bir başkası üstünde şu ya da bu yoldan etkinleştirmesi iktidarın en basit ama galiba gerçek/çi tanımı. Hal böyle olunca da insan eylemi 'yararlı' ve 'zararlı' diye ikiye ayrılıyor, sınıflandırılıyor. İktidara yakın ve yatkın olanlar yararlı, uzak olanlar zararlı diye nitelendiriliyor. Ardından ayrımcılık ve dışlama geliyor. Kamplaşma ve nihayet tarafların birbirini şiddet yoluyla ortadan kaldırması bu gerilimin doruk noktası ve sonu.
Bu tablonun özünü oluşturan kavram faşizm. Çok sert bir kavram olduğu kesin ama faşizmi sadece belli, somut ve tarihsel bir ideoloji olarak nitelendirmek gerekmez. Faşizm, İngeborg Bachmann'ın zamanında söylediği gibi iki insan arasında ve bir bakışta, bir bakışla başlayan bir süreç. Ezen ve ezilen, efendi ve köle bu işin dokusunu, doğasını meydana getiriyor. Batı düşüncesinin Hegel'le birlikte bu meselenin üstünde düşünmeye koyulması, Sade ve Bataille gibi yazarların bütün aykırılıklarına rağmen 'ermiş' katına taşınması hep bu noktaya, iktidar olgusuna ve bunun öznelerarası ilişki boyutuna yaptıkları vurgu nedeniyledir.
Biraz 'retorik' bir kavramla söylemek gerekirse, insanlığın 'onur' tarihi daima iktidara direnmekle belirlenmiştir. Onun temelini de düşünce meydana getiriyor. Salt, kendi başına, soyutlanmış, çıplak düşüncenin bir anlamı yok. O düşünce insanın kafasının içinde mevcuttur. Kimseye 'zarar' vereceği de düşünülmez. 'Sorun', düşüncenin açıklanmasıyla başlıyor. Çünkü, düşünce, gerçek anlamda düşünce, durağan ve onaylayıcı değil, tersine eleştirel ve sorgulayıcıdır. Yıkıcı olduğunu kabul etmek gerekir bu düşüncenin. Bu anlamda düşünce şiddettir. Düşüncenin açıklanmasını kabul edişi, bizatihi iktidarın kendisini şiddete açmasıdır.
İktidarların, hangisi olursa olsun, düşünceden, daha doğrusu düşünce açıklama özgürlüğünden korkması bu nedenledir.
İnsan hakları kavramının kökü budur. Fakat burada kalacağını söylemek olanaksız. Oradan hareketle iktidar-özne çatışması başka yönlere sıçrar. Onların başında da, yukarıda değindiğim, 'beden' ve 'can' kavramları geliyor. Halbuki, iktidarların düşünce açıklama özgürlüğüne bir kez karşı çıkmaya başladıktan sonra onunla sınırlı kalmadığı ve düşüncenin kaynağı olan bedene yöneldikleri biliniyor. Bedenin yok edilmesi, düşüncenin kurutulması anlamına gelecektir onlara göre. Fakat, bu denklem bile düşünceyle temel insan hakları arasındaki ilişkinin önemini göstermeye yetiyor kanımca.
Hukukun önemi de burada. Gene, çıplak, soyut ve salt bir kuramsal bilgi olarak hukukun değil ama bir eylem biçimi, toplumsal bir düzenleme aracı olarak hukukun anlamı kendiliğinden çıkıyor ortaya: hukuk bir sınır meselesidir. En uç noktada ve öncelikle hukuk iktidarın kendi kendisini sınırlamasıdır. İktidarın şiddet kullanmaya kapanmasıdır. Bir özgürlük yaratma aracıdır. Fakat, karşımızda daima canlı duran bir sorun var bütün bu süreçlerde: hukukun doğruluğunu kim tayin edecek?
İşte demokrasi odur: toplumu oluşturan bireylerin özgürce, düşünce aracılığıyla etkileşimi. Yani, iktidarı ve sınırlarını tartışabilme kapasiteleri.
Bu elbette rahatsız bir süreçtir ama insanın insan olabilmesinin temel yolu ve aracıdır.
İnsan hakları insanın düşünce ve hukuka inanmasıdır öncelikle. Çünkü, onlar insanın ta kendisidir.