Halk laikliği korur mu?

Yargıtay'ın laiklikle ilgili verdiği son karar hâlâ bu kavram üstünde düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Doğal; çünkü, laikliğin bizde toplumsal zemine oturmuş, tarihsellik içinde gelişmiş bir boyutu yok.

Yargıtay'ın laiklikle ilgili verdiği son karar hâlâ bu kavram üstünde düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Doğal; çünkü, laikliğin bizde toplumsal zemine oturmuş, tarihsellik içinde gelişmiş bir boyutu yok. Bir düşüncenin bir toplumda kendisine özgü bir tarihinin olmasıyla onun toplumsal düzeyde fakat tarihsel olarak teşekkül eden olayların itkisiyle ortaya çıkması aynı şey değil. Laikliğin bizdeki hali daha çok birinci hususa yöneliktir. Yani, bir tarihi var; ama bir entelektüel kavram olarak kendisini göstermiştir ilkin, sınıfsal olarak değil.
Hal böyle olunca şimdi bazı temel kavramlar Yargıtay kararlarında tartışmaya açılıyor; onlara bu yoldan tarihsel bir temel oluşturmaya gayret ediyoruz. Mesela, şimdi ortaya çıkan son karardan önce söylenenler
bu yönden belli bir irdelemeyi gerektiriyor. O kararda laikliği halkın koruması gerektiği, bunun 312. maddeyle korunmasının gereksiz olduğu vurgulanıyordu. Bu husus üstünde biraz durmak istiyorum.
Önce şunu bilmek gerekir. Modern tarih, dinle devletin çatışmasının tarihidir. Çünkü, gene tarihsel planda bakınca, modern döneme gelinceye kadar, demokratik ve dinsel boyut içermeyen bir devlet yapısı söz konusu değildi. Devlet bir otorite meselesiydi. Sorun otoritenin kimin
elinde olduğuydu. Reform dönemine gelinceye dek bu otoritenin Tanrısal olduğu, devletin belli bir kişinin varlığında (ki bu sultan, kral veya imparatordur) somutlaşmış bu otoriteyi kullandığı kabul edilirdi. Bu anlayışı kesintiye uğratan iki önemli atılımdan birisi Reform ve onun getirdikleri, diğeri çok farklı yönlere giden yorumlarıyla Fransız ve İskoç aydınlanmasıdır. Ama, hangi kurucu unsur ele alınırsa alınsın, asıl rolü kendisine siyasal bir iktidar arayan burjuvazi oynuyordu. Laiklik, özünde, burjuvazinin, dinsel alanın ve kurumlarının elinde bulunan iktidarı kendisine taşıması çabasıydı.
Dinle devletin zıtlaşması kendi içine kapalı bir mesele diye ele alındı. Ama değildi. Arkasında yer alan çok önemli ve şimdi dikkat edilmeyen faktör şuydu: devlet dinle çatışıyordu. Halkın buna katılımı belki gönüllüydü ama kendiliğinden değildi. Gönüllülüğü oluşturan şey sınıfsallıktı. Eğer bir sınıfsal dürtü olmasaydı, eğer ideolojik bir zorlama işin içinde bulunmasaydı, hatta onun sonucu olan doktriner bir yaklaşım devleti yeniden biçimlendirmeseydi, eğitim aracılığıyla toplumsallaşmasaydı halkların, toplumların bugünkü (Fransız Devrimi sonrasında ortaya çıkan) manada bir laikliğe yönelmesi söz konusu olmazdı.
O nedenle, laikliğin içinde halk vardır belki ama bu tarihsel anlamda öncelikle bir sınıf ve ideoloji sorunudur. (Bunu, 'laikos' sözcüğüyle karıştırmamak gerek.)
İkincisi, din bir siyasettir. Bunu unutarak bu tartışmayı da başka tartışmaları da yapmak olanaksız. O nedenle, devletin dinle çatışması, onu denetim altına almaya çalışması kendi içinde doğaldır. Çünkü, her iki olgu da siyasal varlıklardır ve bütün siyasal özneler gibi otoriteyi elde etmek, onu kullanmak gayretindedir.
Yargıtay'ın bir süre önce verdiği kararın bu yanıyla eksik olduğunu söylemek mümkün. Halkı laikliği korumakla yükümlü saymak başka bir anlayışın uzantısıdır. Onu yerleştirmek ve somutlaştırmak da öyle kolay bir şey değildir. Başka 'düzenlemeleri' gerektirir. Ne var ki, bütün bunlar iki şeyi gözden kaçırmamıza neden olmamalı: bir, laiklik savunusu ve eleştirisi başkadır, onun düşünce açıklamayla ilişkisi başka. İki, laikliği devlet korursa bu demokratik olur mu?
İşte iki münazara konusu ama bilgiyle yapılırsa anlamlı...