Halksız, demokrasisiz dış politika

Demokrasinin sadece bir yönetim biçimi değil, hayatın her noktasını kuşatması gereken bir süreç olduğu en beklenmedik yerlerde bile karşımıza...

Demokrasinin sadece bir yönetim biçimi değil, hayatın her noktasını kuşatması gereken bir süreç olduğu en beklenmedik yerlerde bile karşımıza çıkıyor ki, onların en çarpıcısı Irak savaşının kapıya dayandığı şu günlerde karşılaştığımız bir durumdur.
Türkiye Cumhuriyeti, başından beri uluslararası politikada 'yurtta barış, dünyada barış' sloganını benimsemişse bunun en önemli nedeni bir emperyal gelenekten türemesine rağmen ulus olma evresinde karşılaştığı sıkıntılar ve yaşadığı travmalardır. Zayıf, kendi halinde bir ülke olarak ne yakın çevresiyle ne de uzak dünyayla bu ülkenin bir gerginlik yaşaması beklenemezdi. Üstelik 'dünya-sistemi' gibi kavramlar o dönemde de mevcuttu ve Türkiye'nin asıl maksadı dünyayla, sistemle, onun öncüsü, güdümleyicisi olan toplumlarla bütünleşmekti. Bunlar bir dönemde Birleşmiş Milletler ve NATO'ydu ve Türkiye, bu beraberlikleri sağlayabilmek için kendi ürettiği kavramla çelişecek adımlar atmayı göze aldı.
Fakat, bu, Türkiye'nin biraz daha güçlendiğinde emperyal bazı emeller beslemeyeceği, hiç değilse yakın coğrafyasında birtakım taleplerde bulunmayacağı anlamına gelmiyordu. 1980'lerden sonraki durum budur. Bunda konjonktürün de önemli bir payı var. Sovyetler sonrası Türk cumhuriyetleri olgusu Türkiye'yi bir anda beklemediği bir konuma itti. Buna, Ortadoğu'nun karışıklıkları ve Türkiye'nin özellikle Irak'la, PKK nedeniyle yaşadığı ilişkiler eklendi. Fakat bunların hiçbirisi Türkiye'nin ve onu yönetenlerin, o arada da dışişleri bürokrasisinin kafasındaki modelin ne olduğunu anlamamıza yetmedi. Onları ancak karineler yoluyla ve dolaylı olarak öğrenebildik.
O noktada eski bir cumhurbaşkanının yaptığımız bir söyleşide dile getirdiklerini anımsıyorum. Bana, Musul ve Kerkük elden gittiğinde dönemin meclisinde çok gözyaşı döküldüğünü söylemiş, Türkiye'nin bir gün geldiğinde bu bölgeyi tartışmaya açması gerektiğini belirtmişti. Bu, Yunan adaları için de geçerliydi.
Bu türden bazı dolaylı ipuçları dışında şimdi anlıyoruz ki, o gün gelmek üzeredir. Lozan Anlaşması, petroller üstündeki haklarımız gözden geçiriliyor. Yani, Türkiye, Irak'ta çıkacak bir savaşa karşı değil. Savaşta belli koşullar içinde pozisyon kazanmanın hesaplarını yapıyor.
Ama, ötesini bilmiyoruz işte.
Belki ikisi de doğrudur. Yani, bir ülke elbette çıkarlarını ençoklaştıracak
durumu gözetmek zorundadır. Aynı şekilde her şeyi uluorta tartışamaz. Ama, acaba öyle mi? Bunun tersine bir yaklaşım çok daha verimli, üretken olamaz mı?
Eğer demokratik bir süreç işliyorsa kuşkusuz olur. Olmaması için bir neden yok. Ama, bugün, ne yazık ki, bazı şeyleri 'kategorik' olarak bilemiyoruz.
Örneğin, daha önce Ertuğrul Özkök'ün de yazıp sorduğu gibi, Kuzey Irak'ta bir bağımsız Kürt devletine neden Türkiye'nin karşı olduğuna dair bugüne değin en küçük bir resmi açıklama duymadık. Bilmiyoruz nedenlerini bu tepkinin. Oysa bunun ulusal ve uluslararası düzeyde ne ifade ettiğini toplum olarak kavramak ve öneri eğer doğruysa ona halk katılımını sağlamak herhalde sorunu sadece dış politika araçlarıyla çözmeye çalışmaktan çok daha önemli ve verimlidir.
İkincisi, siyasal düzeyde bunca girişimde bulunulmasına rağmen henüz ordunun Irak'a müdahale konusunda ne düşündüğü de resmi olarak açıklanmadı. Bu, 'Savaş istemiyoruz' türünden bir genel açıklamayla geçiştirilecek veya 'Ordu siyasi iradenin emrindedir' türünden bir genel ilkenin hatırlatılmasıyla aşılabilecek kadar sığ bir sorun değil. İşin çok daha ötesi var ve o da dış politikanın da demokrasisiz ve halksız yapılamayacağıdır.