Her şeyin başı siyaset

Son tezkere krizine bakarak ben bütünüyle farklı üç noktanın üstünde durmak gerektiği kanısındayım. Bunlar, düşünce yapısıdemokrasi ilişkisi, siyasetin anlamı ve yanlış milliyetçilik.

Son tezkere krizine bakarak ben bütünüyle farklı üç noktanın üstünde durmak gerektiği kanısındayım. Bunlar, düşünce yapısıdemokrasi ilişkisi, siyasetin anlamı ve yanlış milliyetçilik.
1) Bir tartışma yaparken, 'öznel' ilgilerimiz ve tercihlerimizle 'nesnel' durumu birbirine karıştırıyoruz. Öznelle nesnelin sınır koşullarını tanımıyor, bilmiyoruz. Onun sonucunda da tek boyutlu, dayatmacı, katı ve siyaset dışı dolayısıyla da kendi içinde demokratik olmayan yöntem ve yaklaşımlarla sorunların üstüne gidip, onların suratımızda patlamasına yol açıyoruz. Kısacası belli bir düşünme (düşünce değil) biçiminin de antidemokratik olacağını unutuyoruz.
2) Son zamanlarda bu tutumumuza yeni bir tavır eklendi. Atı arabanın önüne bağlamayı marifet sayıyoruz. Mesela, hükümet, kendi hesaplarını yeterince yapmamış, önlemlerini almamış, bir sonuçla karşılaşmış. Biz bundan ötürü hükümeti değil ortaya çıkan kararı suçluyoruz.
Bu deterministik düşüncenin dışına çıkamayanların çaresizliğidir. ('Realpoltik' yanlılarının 'imkânsızlığı' da burada başlıyor.) Çünkü, o mantığa göre siyaset tek kararlı, tek sonuçlu bir şeydir. Esnekliği yoktur ve gene siyaset mutlaka önceden verilmiş/alınmış bir karar beklenerek yapılır. Şartlar değişince onlara uyum sağlamak akıldan geçmez; karar suçlanır. Oysa siyaset yeryüzündeki en esnek şeydir. Çünkü, siyaset hayatın içinden yapılır. O nedenle de her gün yeniden oluşur. Siyaset kadrolar arasında da koşullar arasında da bir 'koalisyon' (birlik) kurma sürecidir. O nedenle şimdi karşımızda böyle bir sonuç var, eyvah battık demek siyaseti siyaset dışında görmek ve yapmakla eşanlamlıdır. Bu da doğal, çünkü son zamanlarda siyaset dışı bir siyaset anlayışı ortalığa egemen oldu ve siyaset sadece bir 'teknisyenlik'
ve bir 'mühendislik' olarak görüldü.
O zaman da karşımıza bu sığ siyaset anlayışı çıktı. Bunu alınan son ekonomik kararlara bakarak anlamak mümkün. Hükümet, ekonomik alandaki onca sıkıntıyı sadece 'ABD'den yardım alıp aşarım' diye düşünmüş, 'realpolitik' yanlıları da bu konuda, kendisini 'ABD'ye güven, gerisini merak etme sen' diyerek kışkırtmış. O nedenle ne IMF'yle aklı başında bir ilişki kurmuş ne de bugüne kadar tek bir önlem almış. Bu, sorunun çıktığı ilk gün hükümetin attığı adımlardan anlaşılıyorsa ortada gerçekten değişmesi gereken bir kafa var.
3) Karşımıza yeni bir milliyetçilik anlayışı çıktı. Bu anlayış, her şeyi 'Türkiye'nin çıkarı' diye değerlendiriyor ve bir tür terör estiriyor ortada. O çıkar neymiş diye bakınca da yukarıdaki tabloyla karşılaşıyor insan: ABD'yle ittifak olursa olur, olmazsa olmaz. Yani, 'milliyetçilik' Türkiye'nin çıkarını bir yabancı ülkeyle, varlık-yokluk ilişkisi içinde tayin etmek. Milliyetçilik özünde yanlış bir kavramdır. Onu bir de bu tür anlayışlarla bütünleştirip karşıda duran ve çok eleştirel, esnek ve yaratıcı bir politika arayışı içinde bulunanları gene milliyetçi ve tabii ki, yanlış bir söylemle tehdit etmek git gide vahim sonuçlar doğuracaktır.
Not: Yale Üniversitesi profesörlerinden Seyla Benhabib'ten bir mektup aldım. Kendisinden geçen günlerde söz etmiş ve daha önce yazdığı bir yazıda 11 Eylül'ün ardından ABD'nin Afganistan'da başlattığı savaşı haklı bulduğunu söylemiştim. Çok değerli siyaset kuramcısı gönderdiği notta o görüşünü koruduğunu fakat Irak'taki savaşı desteklemediğini söylüyor. ABD dış politikasının bugün 'megalomanyakların' elinde bulunduğunu belirtip, umarım diyor Türkiye, Kuzey Irak'a cephe açmaz. Bu açıklamasını, dileği üzerine büyük bir memnuniyetle yayımlıyorum.