Hıristiyanlığa rağmen Türkiye

Radikal'in Yorum sayfasında önceki gün (23.7.2003), yayımlandığı gazeteyi de, yazarını da tanımadığım bir yazının çevirisi çıktı.

Radikal'in Yorum sayfasında önceki gün (23.7.2003), yayımlandığı gazeteyi de, yazarını da tanımadığım bir yazının çevirisi çıktı. 'Türkiye İçeri, Giscard Dışarı' başlıklı yazıda, yazar J. Javayoles, benim de aynı gün karşı sayfada değindiğim ve Avrupa Birliği Anayasası'yla Türkiye'nin ilişkisini tam bırakıp bugün devam edeceğimi söylediğim noktadan ele alıyordu. Javayoles'e göre AB Anayasası'nın Selanik zirvesinde dağıtılan metninin kapsadığı Hıristiyan gelenek düşüncesi, bu kurumun önündeki en önemli sorunlardan birisi. Bu bağlamda Giscard d'Estaing'in daha önce 'Türkiye Avrupalı değildir' tarzındaki sözleri de şimdi yeni bir anlama ve içeriğe, hatta işleve kavuşmuş oluyor. Eğer AB bir Hıristiyan temel üstüne oturacaksa ya da onu bir üst kavram olarak, bir çimento olarak belirleyecekse Türkiye gibi o kavramla ilişkisi yok gibi görünen bir topluma bu 'kulüp'te ne yer olacak?
İspanyol yazarın yorumunda iki nokta var. Javayoles'e göre 'Hıristyanlığın ağırlığı olmasa Avrupa'da özgürlük için demokrasinin köklenmesi mümkün olmazdı.' İçinde doğruluk payı bulunduğu kuşku götürmese de bana
göre biraz fazla tutucu bir yorum olan bu yaklaşımın karşısına Javayoles ikinci ve belki daha önemli pratik sorusunu koyuyor ve aynı noktaya geliyor: Hem, bu Hıristiyan atfından nasıl kurtulunacak hem de Türkiye birliğe nasıl 'entegre' olacak? Cevap belli: Bu, 'Türkiye'ninki ile Avrupa kamu hukukunun Hıristiyan özü arasında bir tür 'kimlik paktı' ile mümkün olacak'. O da hiç öyle olanaksız bir şey değil. Peki, bu durumda d'Estaing'in hem metindeki taktiği nedir hem de neden eski Fransa Başkanı Türkiye'ye bu kadar sert, soğuk ve mesafeli?
Javayoles'in yazısının daha da can alıcı noktası burada. Aynen şöyle diyor: "Valery efendinin Türkiye'nin AB'ye katılımı ve İspanya'nın haklarının korunmasına karşı muhalefetinin nedeni itaat ettiği plan. Bu plan ne Hıristiyan vicdanına sahip ne de yönetimi demokratik bir Avrupa istiyor. Tek istediği Fransız laik (okurlara bu noktada bir kez daha 23.7.2003'te yayımlanan yazıma ve orada d'Estaing'den yaptığım alıntılara bakmalarını öneririm) referanslara sahip, Alman sosyal demokrasisinin agnostik milliyetçiliğini haiz iki başlı Paris-Berlin oligarşisiyle yönetilen bir Avrupa."
Laiklik burada genişletici, rahatlatıcı bir kavram değil, tersine daraltıcı, dışlayıcı bir kavram olarak kullanılıyor. Birincisi bu. İkincisi, Hıristiyanlık da gene olumlu ve kapsayıcı değil, tam tersine politik-taktik bir nedenle ortaya çıkıyor. Hatta biraz daha zorlayarak söylemek gerekirse Javayoles, Papa'nın, 'Metinde Hıristiyan geleneğe atıfta bulunulsun' şeklindeki yaklaşımını d'Estaing'in 'Biz laik geleneğin gereğini yerinde getirdik' şeklindeki tepkisine yeğliyor. İlkinin her şeye rağmen olumlu, diğerinin bütünüyle Paris-Berlin hattını inşa etmeye dönük olduğunu düşünüyor.
Bütün bunlar Türkiye için herhalde şu üç sonucu işaret ediyor:
1. AB, bir kültürel süreçtir. Bu ihmal edilerek, yok sayılarak mesafe alınamaz.
2. Kültürün özünü Hıristiyanlık (Judaizmle birlikte) oluşturuyorsa da bu, bir metafiziktir. Türkiye için bu bir dışlanma ve bir vazgeçme medeni değildir. Hele çokkültürlülüğün öne çıktığı bir ortamda bu daha da böyledir.
3. AB'yle sorunu olan sadece biz değiliz. Herkesin derece derece sorunu var. O sorunlar Türkiye'yi birlik içinde yeni ittifaklara yöneltebilir. O sorunlar etrafındaki ittifaklar da Türkiye'nin birlik içindeki yerini sağlamlaştırıp, atacağı taktik adımları kolaylaştırır.
İş bunları görebilmekte, Monsieur d'Estaing'e cevap verebilmekte!