Hukuk hukukun kurdu

Aslında çok gecikmiş bir tartışma artık Türkiye'nin tek tutucu (muhafazakâr demek istemiyorum -onun anlamı daha farklı çünkü) partisi CHP tarafından başlatıldı, bazı kesimler tarafından da sürdürülüyor.

Aslında çok gecikmiş bir tartışma artık Türkiye'nin tek tutucu (muhafazakâr demek istemiyorum -onun anlamı daha farklı çünkü) partisi CHP tarafından başlatıldı, bazı kesimler tarafından da sürdürülüyor. Gerek CHP, gerekse o devletçi, bu özellikleriyle de tutucu, yani 'statükocu' kesimler, AB uyum yasaları çerçevesinde geliştirilecek yeni hukuk anlayışının ulusal egemenlik ilkesini ortadan kaldıracağını ve bunun sayısız sakıncalar doğuracağını öne sürüyor.
Böyle bir yargıya varılmasına neden olan şey, AB koşullarına göre üye olan, üyeliğe aday olan devletin AB bünyesinde geliştirilip kabul edilmiş hukuk normlarını kabul etmek zorunluluğu. Bu, yeni bir şey değil. Hatta kabul edelim ki, Türkiye'de sürdürülen itirazlar da sadece bize özgü değil. Çok daha önceleri, henüz bu tartışmalar Türkiye'de boy vermemişken bu köşede yazdığım birçok yazıda özellikle İngiltere'deki oluşumu örnek alarak bu rahatsızlığa değinmiş ve yakın bir tarihte aynı gerginliğin, hem de çok daha şiddetli bir biçimde, bizde de yaşanacağını belirtmiştim.
İngiltere'deki tartışmalar 'hâkimlerin üstünlüğü' şeklinde biçimlenmişti. Birçok yargıç mahkemelerde karar verirken artık iç hukuk normlarını ve yasalarını değil, AB kararlarını esas alıyordu. Yapılması gereken de buydu. Çünkü, yerel hukuka göre verilen karar bir sonraki aşamada mağdur tarafından uluslararası mahkemeye götürülüyor ve nasıl olsa iç hukuk oradan gelen nihai kararı uygulamak zorunda kalıyordu. Ama yapacak bir şey yoktu, amiyane deyişle, yarım hamilelik olmuyordu.
Bu sürecin altında yatan en önemli olgu küreselleşmeydi. Hatta küreselleşme AB sürecinin bile önünde gidiyordu. Berlin Duvarı'nın yıkılmasından sonra ortaya çıkan yeni süreçte hukukun üstünlüğü, insan hakları, temel hak ve özgürlüklerin dokunulmazlığı gibi kurallar ulus-devletlerin iç politikalarında onlara getirdiği kısıtlamaları silip süpürüp ortadan kaldıracak derecede önem ve güç kazanmıştı. Bunların uygulanması, uygulamaların denetlenmesi de uluslararası kurumlar tarafından gerçekleştiriliyordu. Bu kuruluşların bir bölümü ulus-devletlerin temsil edilmediği sivil, özerk yapılardı. AB'nin anayasaya sahip ulus ötesi bir kuruluş olmaya doğru gidişiyle birlikte işlerin daha çetrefil hale geleceği besbelliydi.
Türkiye'nin bu durumu büsbütün şiddetle karşılayacağını anlamak için kâhin olmak gerekmezdi.
Türkiye, bütün kurumsal yapısını ve yönetsel sistemini sert, içedönük, hatta birçok noktada çok daha dramatik uzantıları, açılımlara sahip bir ulus-devlet anlayışına bağlamıştı başından beri. Bu ulus-devlet iki temel öğeye dayanıyordu. Bunların ilki, ne yaparsa yapsın devleti haklı gösteren, o haklılığı daha başlangıçta öngören, kabul eden 'devlet aklı'yla (hikmet-i hükümet) onu ayakta tutmaya olanak veren beka (devletin ayakta kalması ve sürekliliği) düşüncesi.
Birincisi yasanın değil yasa koyucusunun, hukukun değil yasanın, toplum ve bireyin değil devletin önceliğini benimsiyor, diğeri de Soğuk Savaş yıllarında büsbütün beslenip büyütülmüş bir içedönüklüğün hem gerekçesi, hem güvencesi oluyordu. Devlet bu bağlamda işkence de yapardı, dokunulmazlık kurumunu da işletirdi, Memurin Muhakematı Kanunu'nu da yürürlükte tutardı. Böyle bir anlayış içinde nasıl bir üst hukuk anlayışına geçilecekti?
Ama galiba geçilecek. Her şeye rağmen geçilecek. Garip olanı buna, enternasyonalizm düşüncesine yakın durması gereken CHP'nin tepkisidir, ama burası Türkiye, böyle olur, statükocu, devletçi, milliyetçi olur bizde sosyal demokrasi dediğin!