Hükümet olmak- iktidar olmak

Dikkat edenler hükümetin son günlerde yeni bir sürece girdiğini görmüştür.

Dikkat edenler hükümetin son günlerde yeni bir sürece girdiğini görmüştür.
Daha önce Adalet Bakanı aracılığıyla yargıçlara çağrı yapıp AB yasalarının uygulanmasını, hükümlerin buna göre verilmesini isteyen hükümet şimdi de işin kapsamını genişleterek bütün sivil toplum kuruluşlarını AB sürecini desteklemek ve onu hızlandırmak için uyanık olmaya, katkı sağlamaya çağırıyor. Başbakan TÜSİAD'a gidip onları azarlar gibi görünen fakat aslında ne kadar önemli olduklarını anlatan bir yaklaşımla kirlenme döneminde seslerini daha çok çıkarmadıkları için kesimi 'takbih' ediyor.
Bir başka ilginç yanı da işin şu ki, bütün bunları hükümet, gene Başbakan'ın ağzından bürokrasinin 'oligarşi' olarak nitelendirildiği bir dönemde yapıyor. Bu kadarla da kalmıyor. Hükümet ve başbakan neredeyse görülmedik bir ölçüde ileri gidip akıl almaz bir değerlendirmeyle hükümet olduğunu fakat iktidar olamadığını itiraf ediyor.
Bu dört unsuru alt alta koymak aslında 1950 sonrası Türk siyasal yaşamının ve yapısının tam bir özetini çıkarmak anlamına gelir. Sondan başlayalım.
Doğrudur; AKP hükümet olmuştur fakat iktidar olamamıştır. Bunun en önemli nedenlerinden birisi gerçekten de bürokrasidir. Bürokrasi derken Türkiye'de daha gevşek bir yorum yapmak, bu tanımın sınırlarını biraz daha geniş tutmak gerekiyor. Çünkü, bürokrasi, benim öteden beri 'tarihsel blok' dediğim ve başlangıçta 'ordu-bürokrasi-aydınlar'dan oluşan, sonra aydınların dışlandığı bir 'kamp'ı anlatır. Bu kamp, bir anlamda 'kurulu düzen'dir ve kurucu ideolojinin belirleyiciliğini korumak için vardır. Hükümetin bu kesimle çatıştığı apaçık ortada.
Ne var ki, o kesimle 1950 sonrasının tüm hükümetleri çatışmıştır: Menderes de, Demirel de, Özal da o kesimle sürtüşmüştür. İşte, hükümet ve iktidar olmak arasındaki ince ayrım bu aşamada ortaya çıkıyor ve süreçleri derinlemesine bir açıyla görüp onları belli yörüngelere oturtmayı başlangıçta planlayanlar bu sürtüşmeleri daha kolay atlatıp tarihe kendi damgalarını vuruyor. Menderes'te bu köylülüğün dönüştürülmesi ve ilk kalkınmanın başlatılmasıydı. Demirel'de köylülükle birlikte büyüme politikalarının temellendirilmesi halini aldı. Özal ise devletin etkinliğini azaltmakla başlayıp daha geniş bir palete yayıldı. Tümünün arkasında belli bir sosyoloji vardı. Daha önemlisi onların bunu fark edip kullanmalarıydı. AKP ise, en büyük eksiği budur, bunu bir türlü algılayamıyor. Arkasındaki kitlenin anlamını, işlevini, niteliğini kavrayamadığından henüz iktidar olmak-hükümet olmak çatışmasını aşamadı ve bu kısıtlamayı salt bürokrasiye yüklüyor.
Bununla birlikte atamadığı adımların ona da topluma da tarihsel bir yararı ve katkısı olabilir.
Hükümet, kendisine dönük toplumsal desteğin arkasındaki belirleyici öğeyi anlayamadığından ve hatta bir adım öteye gidip şunu söyleyeyim, bu desteğin 'sol' içeriğine' yanıt verme kapasitesine sahip olmadığından bu defa işi genel bir toplumsal destek arayışına dönüştürmeye çalışıyor. Biraz daha somutlaştırmak için de şöyle bir benzetmede bulunayım. Hükümet 'sınıfsal' değil 'kitlesel' bir modeli seçiyor. Bunu da sosyal bir düzenleme (ki, onun adı demokratikleşmedir) üstünden, onun aracıyla (ki, o AB'dir) yapmaya çalışıyor.
Öteki alanda başarı sağlayamazsa bir geleceğinin olamayacağını gördüğünden şimdi sivil toplumla tümleşip yeni bir kulvarı deniyor. Bu, siyasalın yerine başka bir düzeyde sosyali koymaktır. Bu, ilginç bir adımdır. Ama sonuç verir mi vermez mi, onu çarşamba günü değerlendirmek istiyorum.