'Hum zamirinin serencamı'

Süleyman Demirel, sanırım geçtiğimiz cuma akşamı atv'de Ali Kırca'nın konuğu olarak Bilkent Üniversitesi'ndeydi.

Süleyman Demirel, sanırım geçtiğimiz cuma akşamı atv'de Ali Kırca'nın konuğu olarak Bilkent Üniversitesi'ndeydi. Ben, çok uzun süren programın ancak bir bölümünü izleyebildim. Anlaşılan o bölümü de sonundan yakalamıştım. Kırca, Demirel, ordu-hükümet gerginliğini sormuştu. Demirel kendi mantığı ve deneyimi çerçevesinde bir yanıt veriyordu. Yanıtı genel yönetim ilkeleriyle ilgili şeylerdi. Demokratik pozisyonlar ve onların iç çatışmaları ya da olanakları bağlamında bir şey söylemiyordu. Fakat o sırada araya girerek Ali Kırca kendisine 12 Mart muhtırasını sordu.
Üstünde çalıştığım, ayrıntılarını bir nebze bildiğimi sandığım ve yakın dönemde yaşanmış üç askeri müdahalenin (böyle bir ayrım yapılabilir mi, bilmiyorum ama) bence en talihsizi olan bu tarihsel olay konusunda Demirel bugüne kadar söylediklerinden çok farklı bir açıklamada bulundu.
Şimdiye dek 12 Mart'ın arkasında ABD'nin olduğunu, 12 Mart'ı 'take off' (yerden kesilip uçuşa geçilen an demeye gelen bu deyimi sürekli olarak Demirel kullanırdı) noktasına gelmiş bir Türkiye'yi engellemek isteyen dış güçlerin yaptı(rdı)ğını, bunda kendisinin Sovyetler'le işbirliği yapmasının etken olduğunu ya kendisi ya da yakınları söyleyen Demirel, bu defa bütünüyle farklı bir yaklaşım geliştirdi.
Zaman zaman değinse de ilk kez bu kadar belirtik biçimde, muhtıranın, Türkiye'deki özel bir durumdan kaynaklandığını söyledi. O özel durum şuydu.
Demirel'e göre belli bir çevre (yani muhtırayı verenler) Türkiye'yi 'ayağı şalvarlı, poturlu, başı yazmalı, yaşmaklı' insanların mı yöneteceğini soruyordu. Bu sorunun yanıtı kendilerine göre 'evet'ti, ama 'diğerleri' bunu sindiremiyordu. Demirel, sorunun yönetenlerin yönetime karar veren kitleyi beğenmediğini ve işin buradan kaynaklandığını döne döne söylüyordu. Zaten kendisine göre Türkiye'nin en önemli başarısı demokratik alandaydı. Türkiye, 'kasketliyle fötrlünün' (bu da ilginç bir metafor; hem artık Türkiye'de fötr giyen yok denecek kadar az hem de kasketlileri savunan Demirel'in kendisi fötr şapkasıyla tanınıyor) eşit (oy hakkına sahip olduğu) olduğu bir noktadadır. Bu demokrasiyi yaşatmayı başarmıştır Türkiye.
Yazımın başlığı Türk siyasal düşüncesini çok değerli makalelerle zenginleştirmiş olan profesör Cemil Oktay'ın bir yazısının ve kitabının adıdır. Oktay, adı geçen çalışmasında ilk dönemdeki en önemli Anayasa tartışmalarının ve siyasal alan, dolayısıyla da aktör, oluşturma sürecindeki temel sorunun Arapça 'onlar' anlamına gelen 'hum' zamirinden kimlerin anlaşılması gerektiği sorusuyla patladığını söyler ve yaklaşımları
irdeler. Onlar, 'kasketli, yazmalı, yaşmaklı, poturlu, şalvarlı' olanlar mıdır? Olmalı mıdır?
Demirel'in söyledikleriyle Oktay'ın söylediklerini bir arada ele almak ne kadar ilginç. Bu, bir toplumda, bütün değişim ve dönüşümlere karşın belli bir mantığın alttan alta sürdüğünü, siyasal yapının kesikli, kopuklu sıçramalarla değil (onlar tarihsel olarak yaşansa bile)bir 'eklemlenmeyle' geliştiğini açıkça gösteriyor.
Bu olgular, açık veya örtülü biçimde, Türkiye'nin daima gündeminde. Bazen 'merkez-çevre' çatışması dediğimiz, bazen 'siyaset ve devlet seçkinleri-halk' zıtlaşması diye tanımlamaya çalıştığımız bu durum ne yazık ki, bizim en önemli belirleyenimiz. Türk modernleşmesi belki bir tarihsel durum ve gerçek olarak yaşadığı bu kısıtlamayı bugün de aşamadı. Demokrasi alanındaki dönüşümler ne devletin merkezi konum ve
önemini azalttı ne ordunun onunla eklemlenişini ne de vesayetçi bir anlayışın tortularını.
Son günlerde yaşananlara bakınca kim 'Hum zamirinin serencamı' devam etmiyor diyebilir?