İdeolojisiz Türkiye, AKP, aydınlar

Dünyanın 1980 sonrasında karşılaştığı en önemli sorunlardan birisi bence 'İdeolojiler öldü' sloganıyla başa çıkmaktır.

Dünyanın 1980 sonrasında karşılaştığı en önemli sorunlardan birisi bence 'İdeolojiler öldü' sloganıyla başa çıkmaktır. Aradan bir zaman nehri aktı ve elbette aklı erenler bu sloganın içinin boş olduğunu dünyaya gösterme fırsatını buldu. 1980'lerde yükselişe geçen neoliberalizmin ve yeni bir patlamanın eşiğine gelmiş olan kapitalizmin, o sıralarda yeni bir hamle yapan Yeni Sağ ve Yeni Muhafazakârlık akımlarının ellerindeki her türlü gücü kullanarak ürettiği bir anlayıştı bu. Özünde ne kadar ciddi, kararlı, amaçlı olursa olsun dibinde bir yerlerde popüler olan bir şey de barındırıyordu.
Bu gelişmede bir başka etken daha rol oynamaktaydı. Önce, 1970'leri anımsıyordu insanlar. Avrupa ve daha dünyanın bir çok bölgesi 'sol radikalizm' denetimi altındaydı. Dünya birbiriyle çarpışan Sovyet ve Çin modeli sosyalizm arasında bölünmüştü. Avrupa'da 1945 sonrasında sürekli iktidarda bulunan sol, sosyalist, sosyal demokrat partiler bölüşüm ekonomilerinin sonuna erişmişti. Buna rağmen Batılı aydınlar Maoculukla ve diğer sosyalist modellerle kendilerini aşacak biçimde özdeşleşmişti. Buna bağlı olarak terör bir yaşama biçimine dönüşmüştü. Batı'nın
1973 ve 1977'de karşılaştığı iki ekonomik bunalım yangının körüğü mahiyetindeydi. 1979'da Yeni Sağın önce İngiltere'de sonra ABD'de sonra Almanya'da işbaşına gelmesi bir tür kurtuluş reçetesi gibi sunulmaktaydı.
Türkiye de bu durumu yaşadı, 1983'le birlikte başlayan Özal'lı yıllarda. Fakat sol birikim o tarihlerde her şeye rağmen henüz canlı, güçlü olduğundan aynı tarih Türkiye'de bugünküne oranla çok daha 'reel' bir sosyal demokrat çıkışı da hazırlayabildi. Nitekim 1989'da o iktidar yerel yönetimler düzeyinde sosyal demokratlara kaydı. 1991'de de neo-liberal çıkışın önü popülistmerkez sağ ve merkez sol iktidarlarla kesildi. Fakat dönem bekleneni vermedi. 1995 sonrasını ise büyük kargaşalar, çalkantılar, çıkmazlar izledi. Bu süreç 2002 yılında kadar devam etti. O yıl yapılan seçimlerde halk belli bir siyaset grubunu, modelini, anlayışını tasfiye etti. Elindeki tek alternatifi iktidara getirdi. İslami, pro-İslami sermaye, demografik hareketler, modernleşme sorunları da rol oynuyordu başarıda. Ama bu tabloyu ihmal etmek olanaksız.
Buradan bakınca 2002 sonrasını bir ölçüde 1983 Özal dönemi gibi görmek mümkün. Tıpkı o dönemin getirdiği nispi rahatlama gibi bu dönem de belli bir rahatlık yarattı. Buna bağlı olarak da AKP'yi eleştirmek bir tür hainlik gibi görülmeye başlandı. 'Rahatsız etmeyin, çalışıyorlar' sultasına insanlar mahkûm ve mahpus edildi, ediliyor. İnsanlardan beklenen kendi ideolojisini terk ederek, onu hiç hatırlamayarak bu siyaseti sahiplenmek, savunmak.
Halbuki, bir siyaseti şu ya da bu bağlamda ve noktada desteklemek başka bir şeydir. Dogmatik olmayan her yaklaşım güncel siyaset pratiğinde belli yaklaşımları destekleyebilir. Ama siyaset dediğimiz olgunun en önemli yanını ideolojik farklılaşmalar oluşturur. Desteklersiniz ama o taktik/praksis bağlamındadır. İdeolojik ayrımınızı muhafaza edersiniz. Yoksa ortaya 'pragma' bağlamında gelişen bir hegemonya çıkar. Korporatist, para-otoriter bir model gelişir, sistem depolitize edilir ki, bugün yapılmak istenen o. Türkiye'de ideoloji ve ondan gelen farklılık bir kez daha 'kötü', 'tehlikeli' bir kavram olarak sunuluyor. Tabii, solun yetersizliği de işe katalizör oluyor.
İşin çarpıcı yanı, bu kervana aydınların su taşıması, onların karşıdakini susturmaya çalışması. Oysa her iktidarın bir hegemonik dönemi olur. 1983-87 ANAP için böyleydi. Bugün AKP onu yaşıyor. Aydınlara düşen tam da bu tür dönemlerde eleştirel ve sorgulamacı olmaktır.