İki ateş arasında

17 Aralık sonrasında AKP'nin hızla kan kaybetmesinin, kendisine yüklediği misyondan ve kişilik özelliklerinden hızla uzaklaşmasının, ona atfedilen nitelikleri boşa çıkaracak biçimde davranmasının altında yatan çok neden var.

17 Aralık sonrasında AKP'nin hızla kan kaybetmesinin, kendisine yüklediği misyondan ve kişilik özelliklerinden hızla uzaklaşmasının, ona atfedilen nitelikleri boşa çıkaracak biçimde davranmasının altında yatan çok neden var. Fakat onların başında gelen hemen hiçbir dönemde dış politikanın iç politika üstünde bu derecede belirleyici olmaması ve gene hiçbir dönemde ABD-AB arasında Türkiye'nin böylesine gerilimli bir ilişki yaşamamasıydı. O zaman soru başka bir yerde düğümleniyor: Acaba AKP, bu iki kuvveti, 17 Aralık öncesinde yaptığı gibi birbiriyle çarpıştırarak bir yere varabilir mi?
Bu sorunun kestirmeden yanıtı hayırdır.
Her şeyden önce, Türkiye'nin yakın dönemde ABD'yle olan ilişkisinin düzeleceğini gösteren çok az işaret var orta yerde. ABD, kendi verdiği kararları kayıtsız şartsız uygulayacak bir siyaset uygularsa Türkiye'ye destek olacaktır. Yoksa Türkiye'yle uzlaşmayacağını açıkça dile getiriyor. Dahası, ABD'nin kimseyle uzlaşmak gibi bir niyetinin bulunmadığı Dünya Bankası'nın 'başına gelenlerden' anlaşılıyor. Bu oluşumun bir tek istisnası olabilir. Görülebildiği kadarıyla ordu, Kuzey Irak'ta olmak istediğini, bunun karşılığının İncirlik Üssü'nün kullandırılmasından geçtiğini hükümetin kulağına fısıldamaya başladı. Ne var ki, bunun uygulanabilmesi o kadar kolay değil. Bunca olaydan sonra AKP'nin kendi kamuoyuna böyle bir gelişmeyi kabul ettirmesi hayli güç. Ayrıca da
o durumda orduyla yeni bir 'denge' oluşturması gerekir ki, onun öngöreceği 'tavizler' ne kadar işine gelecektir, çok şüphe götürür.
Bu şartlar altında geriye AB kalıyor. Oradaki çıkmazı da yukarıda belirttim. Şimdi biraz daha ayrıntısına değineyim.
Öncelikle, AB işi bir 'kültür' noktasına gelip dayandı ve hükümetin asıl zorlandığı nokta o. Çünkü, 17 Aralık'a kadar olan süre daha 'objektif' bir dönemdi. AKP, biraz da 'Şark kurnazlığı' içinde, orada bir karar, bir tarih oluşturursa onu sonuna kadar götüreceğini varsaydı. En azından ondan sonraki dönemin bu derecede zorlu, çetin olamayacağını düşündü. Ne var ki, bu hesap tutmadı. AB'yle olan ilişkilerin asıl çetrefil yanı ondan sonra başladı. İki nedenden ötürü: ilkin, AB projesi, onu, bir bütün olarak ve tüm 'kılçıklarıyla' birlikte hazmetmeyi gerektiriyor. AB; kılçıkları ayıklandıktan sonra eti yenecek bir balık değil. Bu ise, demin söylediğim gibi, bir kültür ve tabiri caizse onu 'içeriden' benimseme işi. Oysa, AKP'nin o noktada tereddütlerinin olduğu görülüyor. Türk modernleşmesinin Avrupa'yla kurduğu çetrefil ve paradoksal ilişkinin mekanizması bir kez daha işleyerek şimdi AKP'yi de teslim alıyor. Klasik, 'buraya kadar-buradan sonra' zihniyeti onu da donuklaştırıyor. Ayrıca işin içinde gene klasik paranoyalar var.
O noktada devreye AB'nin tedirginlikleri de giriyor. O kesimin de bilinçaltında yıllar yılı biriktirdiği korkular, hezeyanlar su üstüne çıkıyor ve Türklerin AB'ye alınmaması için her türden şey yapılıyor. Onların arasında öne sürülen kimi istekler sadece hükümeti değil, kamuoyunu da ciddi biçimde rahatsız ediyor. Onunla da kalmayıp, gözle görülür bir tepkiye yol açıyor. Özellikle tarihe ve dış politikaya dönük istekler, önermeler işin bu yanını oluşturuyor. Sonuç olarak Türkiye'de çok sert, giderek daha da sertleşecek bir milliyetçi dalga kabarıyor. Hükümet de, çok uzun bir süredir, bu dalgaya karşı olmak değil, tersine, onun sırtına binmek suretiyle, milliyetçiliğe yaslanarak siyaset yapmaya çalışıyor. Kısacası, ABD'ye karşı oynanabilecek AB kozu da elden çıkıyor.
Çare, her zamanki çare: büyük düşünmek ve kişilikli olmak!