İki ateş arasında Türkiye

Kürt meselesini hâlâ bazı çevrelerin yaptığı gibi bütünüyle içe dönük ve Türkiye'nin sınırları dahilinde kalan bir sorun diye görmek isteyenler o yaklaşımlarını sürdürsün.

Kürt meselesini hâlâ bazı çevrelerin yaptığı gibi bütünüyle içe dönük ve Türkiye'nin sınırları dahilinde kalan bir sorun diye görmek isteyenler o yaklaşımlarını sürdürsün. Demokratikleşme gibi çok hassas ve tartışmasız biçimde çok ihtiyaç duyduğumuz bir kavram bile sadece bizimle bağlı değil artık. 1990'lardan sonra ortaya çıkan dünya şimdi unutulmuş görünse bile getirdiği yeni düzenle Türkiye ölçeğindeki bir ülkenin attığı her adımı, hele böylesi konularda, dış dünyaya, orada biçimlenen koşullara bağımlı hale getiriyor. Bu durum Ortadoğu söz konusu oldu mu 2000'lerden bu yana (özellikle de 11 Eylül ertesinde) büsbütün geçerli ve ağırlıklı. Nitekim, Kongra-Gel'in başkanına Brüksel'de basın toplantısı izni verilmemesi bu gelişmelerin her gün değişen yapısı ve niteliği hakkında yeterince güçlü bir kanıt. O zaman başta dediğimiz gibi sorunun bu dış politika boyutunu görmemekte direnen kesimlere şu noktalar bir kez daha hatırlatılabilir.
1. Bazı kesimler bu yanı öne çıkarıldığı zaman işi başka bir noktaya, bir çıkmaza taşımak istiyorlar. Buna göre Türkiye 1 Mart'taki tezkereyi parlamentosunda kabul etmeli, ABD'nin Irak (Ortadoğu diye okuyunuz) politikasına ortak olmalıydı (bunu da alet olmalıydı diye okuyunuz). Nereye varacağı artık ABD tarafından bile bilinmeyen bu politikaya bulaşmakla Türkiye bir kez daha söyleyelim yokuş aşağı yuvarlanmaya başlayacaktı. Bu çevreler mevcut durumu bahane ederek bu ağır tabloyu bir kez daha Türkiye'ye dayatmaya kalkıyorlar. Öbür taraftan da aynı çevreler bugünkü gelişmelerde dış dünyanın etkinliği, şöyle ya da böyle, vardır denildiğinde bunu reddediyorlar. Kabul edilebilecek bir görüş değil bu. PKK da diğer örgütler de uluslararası plandaki oyun kurucularının manipülasyon araçlarıdır. Bunu Org. Yalman'ın Öcalan konusundaki açıklamalarından bir kez daha öğrendi, bilmeyenler. Bir de büyük devletlerin uzun vadeli planlarını düşünmek gerekir. 1914'ten beri bölgede bu anlamda bir oluşumun arandığını tarihi bilenler bilir.
2. Türkiye için son zamanlarda yeniden hatırlatılan bir kural daha var. Deniyor ki, Türkiye, (ister 1990'larda patlayan Körfez Savaşı'ndan ister Irak müdahalesinden başlatılsın) ortaya çıkmış yeni düzende beliren politikaları kendisine uyarlamayı bilmedi. Hatta bu muhakemenin çok önemli bir ikinci aşaması daha var. Türkiye'nin işlevinin sadece Soğuk Savaş'la sınırlı olduğu öne sürülüyor. Bu iddia o kadar yanlış değil. Eğer Soğuk Savaş sonrasındaki dünya düzeni bugünkü ABD politikası diye görülürse, doğrudur, Türkiye'nin bu süreçte artık yeri yoktur. Bu, Türkiye'nin uzun vadeli ölçekler içinde değerlendirmesi gereken, kararlarını o bağlamda oluşturması gereken bir noktadır. Bu, Türkiye'nin iddialarından vazgeçmesi anlamına gelmez ama bazı köşe yazarlarının kışkırttığı gibi Türkiye'nin mesela hâlâ Musul-Kerkük üstünde hakları olduğunu söylemesi anlamına da gelmez. Tam tersine yeni bir stratejik planlamayla yeni bir stratejik politika oluşturması anlamına gelir.
3. Bunu yaparken şu gerçek ihmal edilirse olmaz: Kuzey Irak'taki Kürt devleti ABD'nin yeni Ortadoğu politikasındaki dayanak noktasıdır. Olaylara çekidüzen verilen odak orasıdır. Türkiye ölçeğindeki bir ülkenin kaprislerine karşılık bu yeni, muhtaç ve çekilen her yöne gitmeye hazır devletin uyumluluğu harcanacak bir imkân değildir. Bu itibarla Türkiye'nin hesabında bu gerçek belirleyici olmalıdır. Ötesini adım adım, taş üstüne taş koyarak inşa etmelidir Türkiye. Şu hamleyi yaparsam peşi gelir demekle işler yoluna girmeyecektir. Yani Türkiye'nin PKK ve BOP arasına sıkışmaya karşı tepki göstermesi, tedbir alması şarttır.
Bu, nereden bakılırsa bakılsın yollar Roma'ya çıkıyor anlamına gelir ama iş bu yeni Roma'nın neresi olduğunu bulmak ki, onu da bilenler biliyor.