'İktidarın erkeksiliği' sendromu

Türkiye'deki mevcut iktidar işbaşına belli bir kökten koparak geldi. Kendisini açık ya da örtük bir biçimde İslamcı olarak tanımlayan bu kökün radikal yaklaşımına karşı AKP ılımlılığın oluşturduğu bir söylemi benimsedi.

Türkiye'deki mevcut iktidar işbaşına belli bir kökten koparak geldi. Kendisini açık ya da örtük bir biçimde İslamcı olarak tanımlayan bu kökün radikal yaklaşımına karşı AKP ılımlılığın oluşturduğu bir söylemi benimsedi. Çatışmacılığı değil uzlaşmacılığı yeğlediğini, içinde radikalizm barındıran İslamcılığı reddettiğini ve kendisini 'muhafazakâr demokrat' olarak gördüğünü her fırsatta belirtti. AKP, bu söylem ve yaklaşımıyla merkezde bulunan diğer partilerin önüne geçerek parlamentoya aktı. Oysa bugün birkaç alanda kendisini gösteren uygulamalarına baktığımızda bu ılımlılığın, uzlaşmacılığın ve merkezde kalma kaygısının yerini giderek radikalizme bıraktığı görülebiliyor. Bu anlamda hükümetin öncelikle kendi kendisiyle çatıştığı oldukça net. Hükümet adeta 'iktidarsız' olmadığını kanıtlama gayreti içinde.
Bunu Irak'a asker gönderme konusunda-ki aceleciliğinde ve telaşında, YÖK Yasası hususunda ayak direyişinde ve nihayet imam-hatip liselerine (İHL) dönük kararında görmek mümkün.
Bu üç oluşumun hiçbirisi belli bir planlamaya, belli bir rasyonalizme ve belli bir siyasete dayanmıyor. Kuşkusuz atılan her adımın arkasında bir düşünce, bir tasarım var. Fakat o düşünce ve kurgunun toplumsal bir ortak paydadan türediğini söylemek olanaksız. Hükümet kısa vadeli önlemleri ve çıkarları uzun vadeli modellerin önüne geçirmiş görünüyor. Oysa siyaset planlaması, hele Türkiye gibi siyasal dengelerin son derecede oynak olduğu bir toplumda, merkeze oturmak gibi uzun erimli bir arayışın içinde bulunan bir partiden çok daha fazlasını bekler.
Buna rağmen neden AKP böyle bir adımı atamıyor denirse belki bu kısıtlamayı öncelikle Türkiye'nin demokrasi yapısına bağlamak gerekir.
Türkiye'de siyasetin iki büyük çıkmazı var: bunların ilki, popülizm. Bu bataklıktan kendisini kurtarabilmiş parti ve politika bulmak çok zor. AKP de işbaşına geldikten sonra genlerinde bulunan bu dürtünün kendisini teslim almasını engellemedi. Aksine onu harekete geçirdi. Onun sağlayacağı kansersi büyümenin hoş görüneceğini varsaydı, varsayıyor.
İkincisi, demokrasi, Türkiye'de aşağıdan yukarıya örgütlenmiş değil. Yukarıda alınan karar her şeyi belirlemeye yetiyor. Aşağıdaki talebin, arayışın ne olduğu ne önemseniyor ne de uygulama ona dayanarak yapılıyor. 'Aşağının istediği olsa olsa budur' düşüncesiyle hareket ediliyor.
Üçüncüsü, Türkiye'deki iktidarlar çok uzun bir süredir toplumsal dönüşümün ekonomik ve altyapıyla ilgili yanı ve boyutu üstünde hiç durmuyor. Bu, son 20 yıldır böyle. Belli bir teknolojik girdi ve modelle toplumsal yapının değiştirilmesi ve kitlelerin o nedenle kazanılması türünden bir yaklaşım bugün geniş ölçüde söz konusu olmaktan çıkmıştır. Onun yerini yanlış temeller üstüne oturmuş, aşırı politize olmuş bir söylem almış durumda. Türkiye sadece tanımını yukarıda vermeye çalıştığım bir politik anlayışla dönüştürülmeye çalışılıyor. O zaman da ister istemez tartışmanın ağırlık merkezi popülist bir nitelik ve içerik kazanıyor.
Bütün bunlardan sonra kişisel olarak çok önemli bulduğum son bir noktaya değinmek istiyorum. O da 'iktidarların erkeksileşmesi sendromu'. Bu, ne yazık ki, iktidarın özüyle ilgili bir şey. Buyurgan, dayatmacı ve çatışmacı bir siyaset anlayışın içerdiği 'maço' tavır 'iktidarsız' olunmadığının (ki, bu kavramın cinsellikte de kullanılması kadar açıklayıcı bir başka şey olamaz) kanıtı kabul ediliyor. Türkiye gibi hızla erkeksileşen bir toplumda bir iktidarın kendisini o gidişe kaptırmaması ancak bir eğitim, kültür ve bilinç sorunudur.
Hiç yapanlarla yapamayanlar bir olur mu?..