İnanç ve demokrasi

Geçenlerde AKP ve imam-hatip liseleri sorununda ülkenin ve tartışma dünyasının belli bir kavşağa sıkıştığını dört madde halinde özetlemeye çalıştım.

Geçenlerde AKP ve imam-hatip liseleri sorununda ülkenin ve tartışma dünyasının belli bir kavşağa sıkıştığını dört madde halinde özetlemeye çalıştım. İçlerinde birisi diğerlerinden biraz daha önemli: toplumda belli bir kesimin kendisini şu ya da bu nedenle bu 'sorunlarla' fazla özdeşleştirmesi, diğerlerini yetersiz bulup yargılaması.
Türkiye'de ilk kez yaşanmıyor bu durum. Mesela 1980 öncesinde de belli kesimler kendilerini ideolojileriyle gereğinden fazla özdeşleştirirdi. Şimdi gene bir grup kendisini diğer insanların yerine/önüne koyup onlara 'sorunlarını' anlatmaya başlıyor. Bir olguyu bir 'sorun' olarak vazediyor, sürekli olarak. Ama sorunun ayrıntıları zikredilmiyor. Anlaşılabilir bir insani zaaf bu. Böyle yaptığı zaman insan kendisine bir varoluş nedeni bulmuş oluyor. Bir 'alamet-i farika' edinerek onunla yaşamaya başlıyor. Üstelik bunu 'öncü aydın' tavrını yadsıyarak yapıyor.
Tarihsel, toplumsal planda bakıldığında iş burada kalmıyor, başka uçlara kayıyor. Çünkü, böylesi bir yaklaşım, yani bir düşünce, ideoloji veya siyasetle aşırı özdeşleşme giderek 'taassuba' dönüşüyor. (Buna 'fanatizm' deniyor artık.) Ortaya iki ciddi sonuç çıkıyor: bir, insan üstünde durduğu konuyla arasındaki kritik mesafeyi yitiriyor; iki, eleştirel, sorgulamacı mantığından oluyor. Hani, Andre Gide'in tabiriyle gerçeğin renginin gri olduğunu unutup her şeyi ak-kara zıtlaşmasıyla ele alıyor.
İşin beteri bu taassubun Türkiye'de demokratlık adına yapılması. Daha önce yazdığım gibi bizde bazıları demokrasinin patentini ellerinde tutuyor. Kendilerini onun sahibi sayıyor ve başkasının demokratlığını yargılamaya başlıyor. Bu, akıl almaz bir şey. Ama aklımızın almadığını tarihin hafızası alıyor, saklıyor. Eğer, 'kitle ideolojisi' üreten, otoriter rejimlerin mantığı izlenirse tıpatıp bununla karşılaşılır: bazıları diğerlerini egemen (kılınmak istenen) ideoloji adına yargılar. Kendilerini o ideolojinin 'gerçek' sahibi/savunucusu sayar, diğerlerinin ideolojisini 'eksik, aldatmaca, aksak' bulur.
Stalin döneminin Stalincileri, Hitler döneminin Nasyonal Sosyalistleri, Kültür Devriminin Maocuları bundan başka ne yaptı? Halk Mahkemeleri ne adına kuruldu, insanlar 'özeleştiri' yapmaya ne diye çağrıldı, niye yargılandı, mahkûm edildi, hatta öldürüldü onca insan? 'Gerçek inançlılar' kim, olmayanlar kimlerdi? O zaman da bu işe soyunanlar şahsiyat yapıyordu bugün de. İşin kötüsü her devirde bir süre sonra yapanın ne yaptığını bazen bilmez hale gelmesiydi. Bugün de öyle: türbana, AKP'ye, İHL'lere tarafsanız demokrat değilseniz karşı veya sorunlu demokratsınız. Aykırı gelen bir laf ettiniz mi ya darbe istiyorsunuzdur ya halkı küçümsüyorsunuzdur ya 28 Şubat ağzıyla konuşuyorsunuzdur.
Bu, genel bir tavır, genel bir anlayış, bir yöntem. Bu tavır tarihçe yargılanmış rejimler adına da gösterilebilir, demokrasi adına da. Birisi kendisine ötekilerden daha fazla demokrat olduğu payesini verdikten sonra diğerlerini mahkûm etmesi işin gerçeğini değiştirmez: tavır totaliterdir. Ama demokrasi adına, bu, özünde antidemokratik, totaliter yaklaşım ortaya çıkınca insan büsbütün şaşırıp Walt Whitman ustanın şiirini anımsıyor: 'senin için ey demokrasi!..' Kısacası, taassubun demokrasi adına olanı hem daha kötü hem de inanca dönüşmüşse ve onun dogmatizmine bulaşmışsa demokrasicilik alelade taassuplardan birisidir sadece.
Neyse ki, tarih yargılıyor, seli götürüp kumu bırakıyor, bazılarını sonradan demagog diye bir kenara ayırıveriyor. Gene de insan kendi kendisine sormadan edemiyor son zamanlarda sık sık tekrarlanan bu hali görünce: zamanında silahtı bozan ama şimdi ne icat oldu mertlik bozuldu diye...