İnsan için eğitim

Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu'nun tartışmaya açtığı eğitim sorunları üstünde elbette durmak gerekiyor. Uzun bir aradan sonra başlatılan bu tartışmanın yararlı olacağı açık. Ne var ki, sorunu koyarken doğru bir noktadan hareket etmek de bir zorunluluk.

Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu'nun tartışmaya açtığı eğitim sorunları üstünde elbette durmak gerekiyor. Uzun bir aradan sonra başlatılan bu tartışmanın yararlı olacağı açık. Ne var ki, sorunu koyarken doğru bir noktadan hareket etmek de bir zorunluluk. Bu açıdan bakınca, daha çok özgürlük kavramı etrafında gelişen, daha siyasal yönelimli bir yaklaşım Mumcu'nunki. Bunu yanlış ya da yetersiz olarak nitelendirmek anlamsız. Tersine, 'milli' eğitimin öncelikle siyasal bir yaklaşım gerektirdiğini, öylesi bir içerik taşıdığını düşünmemiz zorunlu. Hele dünyanın içinden geçmekte olduğu böylesi bir dönemde bu yaklaşım daha da önem kazanıyor. Teknolojinin her şeyi yıkıp yeniden kurduğu bir dönemde ideolojilerin öldüğünü değil, onlara uyarlanma süreçlerinin bile öncelikle ideolojik yaklaşımları gereksindiğini vurgulamak bir zorunluluk. Türk milli eğitim sistemi, başından beri bu doğrultuda, bu süreçte gelişmiştir. Burada kötü ya da yanlış olan, ideolojik yaklaşımın gündelik politikaya ve onun ucuz hesaplarına alet edilmesidir. Onun dışında eğitim-siyaset ilişkisinin teknoloji temelli etkileşimini yok saymanın veya görmezden gelmenin bir anlamı yok. Kaldı ki, eğitimde herhangi bir soyut kavram etrafındaki yönelim bile ister istemez ideolojik bir tercihi içerecektir.
Bu saptamayı yaptıktan sonra Mumcu'nun arayışını ben 'özgürlük' kavramı etrafında oluşmuş bir model diye görmek eğilimi taşıyorum. Hiç şüphesiz eğitim olgusunun en önemli kavramıdır özgürlük. Fakat tek başına ne kadar yeterlidir, o ayrı bir sorun. Buradan hareket ederek ben önümüzdeki dönemde daha sık değinmeyi düşündüğüm bu konuyu iki olgu etrafında ele almak istiyorum. Bunların ilki eğitimi-teknoloji-altyapı ilişkisi. Diğeri eğitim-insan-ideoloji bağlamı.
Türk milli eğitim sisteminin sahip olduğu en önemli sorun, şimdi TÜBİTAK'ta sürdürdüğümüz bir çalışmanın da gösterdiği üzere eğitim-nitelik meselesidir. Bunun altında da demografiyle ilgili sorunlar bulunuyor. Nüfus artışı, göç gibi öğeler ihmal edilerek eğitim meselesini her şeyden bağımsız soyut bir kavram olarak ele almak olanaksız. Oysa 1950 sonrasında geliştirilen modeller Türkiye'de eğitimin daha çok niceliksel yönüne önem vermiştir. Eğitimi köye kadar götürme çabasını tabii ki, önemsemek ve saygıyla karşılamak gerekir, ama belli bir plan dahilinde yaklaşılmadığında bu, eğitimi çok basit bir öğretime dönüştürür. O nedenle eğitimin şimdi nitelik yanının önemsenmesi, bunun da belli planlama süreçleri içinde somutlaştırılması gerekir. Ayrıca, bugünkü teknolojik gelişmelere dikkat edince eğitim altyapısının yeni bir teknoloji anlayışıyla bütünleştirilmesindeki zorunluluk da kendiliğinden kavranabilir. İkincisi, Türk milli eğitim sistemi belirmeye başladığı geç 19. yüzyıl ve erken 20. yüzyıldan bu yana daima pozitivist bir anlayışla biçimlenmiştir. Bu anlayışın daha felsefi bir düzeyde ele alınması gereken bazı tartışmaya açık yanları biliniyor. Fakat, onun da ötesinde, eğitimin asal işlevi fen bilimlerine dönük yapılar oluşturmaktır. Bu nedenle de daima fen lisesi, Anadolu lisesi türünden uygulamalara gidilmiştir. Sosyal bilimler ve klasik lise eğitimi unutulmuştur. Oysa bugün sosyal bilimler kavramı bir yandan yeni bir anlayışla gelişirken bir yandan da 'bu' pozitivist anlayış ciddi bir tartışmaya açılmakta, yeteneğin doğru kullanımı asıl sorun haline gelmektedir. Bunun özeti de sistem için insan değil insan için sistem üretmektir. Türkiye eğitim sorununu tartışmaya asıl buradan başlamalıdır.