İstanbul baskınları ya da terminatörler zamanı

İstanbul'da düzenlenen vahşi saldırılar elbette saf bir siyasal çözümlemeyle ele alınabilir. Hiç şüphesiz bu saldırılar dünyanın bugün içinde bulunduğu uluslararası ilişkiler açısından bakılarak yorumlanabilir.

İstanbul'da düzenlenen vahşi saldırılar elbette saf bir siyasal çözümlemeyle ele alınabilir. Hiç şüphesiz bu saldırılar dünyanın bugün içinde bulunduğu uluslararası ilişkiler açısından bakılarak yorumlanabilir. Bu değerlendirmelerin tümü çok önemli doğruları saptayabilir. Fakat, bu, somut, nesnel değerlendirmeler içinde yaşadığımız dünyanın 'temel' gerçeğini anlamaya yeter mi, doğrusu kuşkuluyum.
Çünkü, her şeyden önce bugünkü dünyanın temel gerçeğinin ne olduğunu bilemiyoruz henüz. Teknolojinin hızla dönüştüğü (değiştiği değil), insan-toplum, insan-devlet ilişkilerinin altüst olduğu, yeni oluşumların kapımızı zorladığı bir dünyada insan tekinin yaşadığı varoluşsal sorunlar, bireysel ve toplumsal çıkmazlar onu artık önceden tasarlanamaz bir çılgınlığın eşiğine etmiş bulunuyor.
Bugünkü dünyanın 2. Dünya Savaşı yıllarının dehşetine sahip olduğunu söylemek zor. O yılların getirdiği vahşetin Avrupalı insanda yarattığı ve 1970'lere kadar şu ya da bu şekilde devam eden sarsıntıyı varoluşçulukla açıklayabiliyorduk. Bugün, gene varoluşsal sarsıntılarla yüklü bulunsa da insanın daha farklı, göreli olarak 'daha iyi' bir noktada bulunduğunu söylemek mümkün. Ama bütün bunlara rağmen değişmeyen bir olgu var: Dünya, 11 Eylül'den beri çok farklı bir şiddet anlayışıyla ürperiyor.
Bu şiddet yeni bir oluşuma tekabül ediyor.
Batı ve Amerikalı insan postmodernitenin oluşumları içinde gerçeğin, mekânın yitimini yaşar ve bunlardan özüne dönük sonuçlar çıkarır, kendisini bir boşlukta hissederken, belki 1945'lerin Varoluşçu bunalımını bir biçimde sürdürür ve yaşarken dünyanın bir başka yöresinde bu kesime karşı açılmış savaş olanca hızıyla devam ediyor. Gitgide yoksullaşan, silahlı saldırıya, işgale, hakarete maruz kalan, yıllar yılı şöyle veya böyle bir diktatörlük altında ezilen bu insanlar şimdi yoğun ve kör bir intikam duygusuyla kendilerini bu hale düşürdüğüne inanılan bir dünyaya karşı savaş açmış bulunuyor.
Ne 11 Eylül'ün 'haklılığından' söz edilebilirdi ne de Şişli, Kuledibi, Beyoğlu ve Levent saldırılarının. Ama bütün bu olaylarda egemen olan duyguyu, yaklaşımı görmezden gelmek için de bir neden yok. 1960'larda gerilla hareketine yol açan 'az gelişmiş ülke' sendromu ve o silahlı kalkışmaları destekleyen ideoloji, Marksizm, yerini bugün bambaşka bir oluşuma bırakmış durumda. İslam, bugünün ideolojisi. Silahlı mücadele de devam ediyor. Düşman ise aynı: Amerika. Gerekçenin ortak paydası ise farklı sözcük ve kavramlarla ifade edilen 'antiemperyalizm'.
Tüm dünya bu oluşumun yanlışlığını vurguluyor. Ortada bir yanlışlığın olduğunda şüphe yok. Ama yanlışlığı yapanın sadece El Kaide veya şu örgüt olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Onlar zaten silaha sarılmış olmakla doğrulanamayacak bir noktada bulunuyor. Bu kadar büyük bir yanlışı 'yanlış' diye nitelendirmek hiçbir şey söylememek demektir. Oysa, ötede çok daha büyük, vahim ve ağır bir yanlış yapılıyor.
Türkiye'de veya dünyanın başka bir yerinde yaşayan insanlar 'terminatör' kelimesinin anlamını bilemeyebilir. Schwarzenegger'i Kaliforniya valisi seçerken insanların 'terminstör' lakaplı birisine oy verirken kimi başlarına getirdiğini Zahire'den veya Burma'dan bakanlar anlamayabilir. Ama, 'öldürücü, yok edici, bitirici' anlamına gelen bu sözcükle tanımlanan adamı, bu sözcüğün anlamını bilenler, hem de ABD'de, hem de Kaliforniya'da 'tercih etti'.
Sözün bittiği yerdeyiz. Söz siyaset, gerçek ve akıl demektir. Dünya tarihinin en karanlık dönemlerinden birisini yaşıyor. Bu, şiddetin çılgınlığı artacak demektir!..