İstanbul hüznü

Kışın hemen hemen her gün yazın çoğunlukla sabah yedi buçuk sularında servis beni evin önünden alır. </br>Kendisini sabahları iyi hissedenlerdenim ben. Havanın kapalı olması gibi şeylerden etkilenmem. Hatta belki kapalı havaları daha da çok severim.

Kışın hemen hemen her gün yazın çoğunlukla sabah yedi buçuk sularında servis beni evin önünden alır.
Kendisini sabahları iyi hissedenlerdenim ben. Havanın kapalı olması gibi şeylerden etkilenmem. Hatta belki kapalı havaları daha da çok severim. O günlerin ışığı, inanırım ki, tadını çıkarmasını bilenlere çok şey sunmaktadır. Yazın pırıl pırıl parlayan güneşi, o güneşin çiğ ışığı, her köşesi aynı renkte olan masmavi gökyüzünün oluşturduğu tekdüzeliğe karşılık karanlık havaların bulutları, farklı renkleri, renklerin tonları çok daha yoğun ve zengindir. Griliğin gerginliği beni ayrıca etkiler. Bununla birlikte şunu itiraf edeyim ki, erken yaz sabahlarının tadı başka hiçbir şeyde bulunmaz. Güneş etrafa altın tozları saçar gibidir.
Oturur oturmaz gazeteleri açarım. Pek okuyacak bir şey bulmasam da oyalanırım. O sıralarda servis yokuşları inmiş, trafiği yararak köprü girişini aşmıştır. Başımı kaldırırım. Karşımda 2. köprünün ayakları birer isyan direği gibidir. Hoşuma gider ama gene başımı gazeteye eğerim.
Nihayet o sultani an gelir.
Araç köprüyü geçmektedir. Araba bir hışımla ilerlerken Boğaz ister yaz, ister kış olsun her gün görmeme rağmen beni bir kez daha hayrete düşüren, çıldırtıcı bir güzelliktedir. Ya bulutlar yığılıp yıkılmıştır üstüne ya da masmavi bir 'şehrayin' gibi akmaktadır. Her defasında bir sonraki gün tutacağımı söylesem de olmaz, unutup, kendimi derin bir nefes alırken yakalarım. Oradayımdır. Boğaz da oradadır işte.
Şuna inanırım ki, eğer gemiler geçmeseydi Boğaz asla bu kadar güzel olmayacaktı. Ama sabah giderken Anadoluhisarı'nın tepelerden aşağı inen eğimleri, akşamları gelirken Kanlıca'ya açılan körfezin durgun göl duruluğu her şeyin üstündedir. İnsan ne eşsiz bir yerde olduğunu anlar; anlamakla kalmaz ona iman eder. Bu, İstanbul'a, Yahya Kemal'in asla görmediği bir tepeden bakmaktır.
Sonra her sabah bir görüntü yeniden takılır gözüme ve her sabah yeniden kahrederim her şeye; o sevimsiz kelimelerle söylemek gerekirse 'sistem'e, devlete, tümünün üstüne oturduğu duyarsızlığa.
Nedeni çok basittir: her sabah çağından geriye kalan tek yapı olan Amcazade Yalısı'nın biraz daha çürüdüğünü, biraz daha yok olduğunu, eridiğini görmekteyimdir. Evet, bir dönemi vurgulayan, Boğaz'daki yalıların en özgünlerinden birisi, Tülay Artan'ın İstanbul Ansiklopedisi'ne yazdığı maddeden öğrendiğimize göre artık ne halde olduğunu bilmediğimiz içinin zamanında renkli bezemelerle kaplı olduğu bu yapı 'kurtarılamamak'tadır. Konuyu ilk kez gündeme getiren Murat Belge'nin daha önce söylediği üzere elbette sayısız 'haklı neden(!) vardır bu durumu açıklayacak ama gerçek orada duruyor; daha doğrusu yakında durmayacak, çünkü 1699'da yapılan bu yalı artık bitmek noktasındadır.
Çok şey söylenebilir bu durumla ilgili olarak ama ne anlamı var? Bir ülke, bir toplum, bir devlet, aydınlar, ilgililer, bir sürü makam, mevki, şu bu o, yan yana gelip bir yalıyı kurtaramıyor. Bir tarihe, bir bilince, bir belleğe sahip çıkamıyor. Sonra nedenler, nedenler, nedenler! Hamlet de, 'Ne okuyorsun' diye soran Polonius'a 'Kelimeler, kelimeler, kelimeler' diyordu.
Geçenlerde gazetelerde bir haber vardı: İstanbul, Dünya Koruma Listesi'nden 'gerekleri yerine getirmediği' gerekçesiyle çıkarılmak üzereymiş. Bir mimar arkadaşım aradı, bu konuda bir konferans düzenledikleri haberini verip beni de davet etti. Gidemedim ama Amcazade Yalısı'nın halini, zaten bilip dertlenen arkadaşıma bir kez daha hatırlatıp sordum, 'Yanlış mı?'
Evet, yanlış mı?