İyidir biraz geri kalmışlık

Çok değerli ve yakın bir dostum geçenlerde Amerika'dan döndü. Sohbet ederken, gençliğinde, öğrencilik yıllarında okuduğu Amerikan soluna ait dergilerde yazan birçok ismin şu sıralar Irak savaşını desteklediğini söyledi.

Çok değerli ve yakın bir dostum geçenlerde Amerika'dan döndü. Sohbet ederken, gençliğinde, öğrencilik yıllarında okuduğu Amerikan soluna ait dergilerde yazan birçok ismin şu sıralar Irak savaşını desteklediğini söyledi. Benim de yakından izlediğim, Amerikan liberallerine (orada sol kesime böyle deniyor) ait iki dergi 'Dissent' ve 'Nation'da yazan, çok önemsediğimiz isimlerin, tamamı olmasa da önemli bir bölümü savaş karşısında tam desteklemeseler de kuşkulu, son zamanların moda sözcüğüyle 'ama'lı bir tavır takınıyor. Eski keskin 'reddiyecilik' artık o kadar görülmüyor.
Bunun elbette birçok nedeni olabilir. Fakat bir nokta hepsinden önde geliyor. Amerikan toplumu, yönetimin bu savaşa gerekçe olarak gösterdiği terör korkusuna kendisini kaptırdı. Onu iliklerinde hissediyor. Gerçekten de biraz daha derinlemesine bakınca Amerikan savaş yandaşlarının tartışmayı hep bu kavram etrafında yaptığı görülüyor. Savaşa yandaşlık, hiç değilse karşı olmamak ilk kez geçen yaz, İstanbul doğumlu, çok önemsediğim siyasal kuramcı Seyla Benhabib'in Constellations dergisinde yazdığı bir yazıyla başlamıştı. Benhabib, bu savaşın 'haklı savaş' (just war) olarak görülebileceğini söylüyordu. Amerika'yı biraz tanıyınca bunu yadırgamamak gerek. 11 Eylül'ü izleyen günlerde New York'a indiğimde ve daima uyur durumda bulunan malum ve meşhur Amerikan paranoyasının kımıldadığını görmüş ve yazmıştım. Yönetimin (dikkat ediniz, ABD'den söz ederken 'devletin' diyemiyoruz) büsbütün tahrik ettiği ortam insanlara sanki teslim alınmış, her türlü kötülüğün kapıya dayandığı bir ülkede yaşadıklarını hissettiriyordu. Bilimkurgu romanlarının ve sinemasının, 'aksiyon' filmlerinin yarattığı 'kötülük', 'kötü adam' nihayet eşikten içeri girmişti. Dev vurulmuş, yaralanmıştı. İyi adam ortaya çıkmalı, iyiler filmin sonunda olduğu gibi galip gelmeliydi.
Bu korku, 11 Eylül'den bu yana işleniyor. Amerikan toplumu gibi 'steril' bir toplumda yaşayan, görsel dünya tarafından bu derecede şartlanmış insanın kendisiyle söylenenler arasına bir mesafe koyması kolay değildi. Olmadı da. Hollywood sinemasında bugüne kadar en çok kullanılmış lafın 'Hadi buradan çıkalım' (Let's get out of here) olduğu bir dünyada ayrıca da nasıl olacaktı?
Bunları hatırlayınca, dostuma söylediğim gibi, Türkiye gibi 'geri kalmış' toplumlarda yaşayan insanların varoluşsal bir üstünlüklerinin bulunduğunu düşünüyor insan. Her şeyi kendisi yapmaya çalışan, doğayla arasındaki bağın hâlâ kuvvetli olduğu insan, bu varoluşsal üstünlüğe sahip olan kişi. Herhangi bir olay karşısında kitabın yazdığını yapmaktan öte bir şey yapmayı akıl edebiliyor. Paniğe kapılmıyor. Her şeyi sistemin bir parçası olarak görmüyor. Teslim olmuyor. Sürekli güvenlik önlemi almanın sonsuz bir sarmal olduğunu biliyor. Hastalığını ilkel yollardan iyileştirmeye çalışmanın, üşümenin, terlemenin, yorulmanın bir gerçeklik olduğunu düşünüyor.
İkincisi, bütün Doğu toplumlarına özgü bir tevekkülü, o kadar azaltsa da, büsbütün hayatından çıkarıp atmıyor. Savaş gerçeğini biraz da o kadercilikle karşılıyor. Her şeyi bir noktadan sonra doğallaştırıp kabul edebiliyor. Oysa Batı'nın bilinci ve ussallığı her şeyi bir nedensellik ilişkisine bağladığından, mesele savaşsa, onu da bir sebep-sonuç ilişkisi içine sokuyor ve sistemi eski haline getirmek için, tıpkı hastalık için ilaç içercesine, başka yol yok deyip onu kabulleniyor.
Amerikalılar, büyük ve bilge şairimiz Cemal Süreya'nın 'Steril su içeceğim diye susuzluktan ölecek' dediği insanları hatırlatmıyor mu?
İyidir biraz geri kalmışlık!