Kadının özgürlüğünden özgürlüğün kadınına

Dün Kadınlar Günü idi. O günün dolaylarında kadın konusu üstünde düşünmenin ve bir şeyleri ifade etmenin zorunlu olduğuna inanıyorum.

Dün Kadınlar Günü idi. O günün dolaylarında kadın konusu üstünde düşünmenin ve bir şeyleri ifade etmenin zorunlu olduğuna inanıyorum. Böyle bir yaklaşımı siyaseten doğru buluyorum. Çünkü, hele Türkiye gibi kadınların çözülmemiş yüzlerce sorununun olduğu bir ülkede böyle bir günün yok sayılması anlamsız. Daha doğrusu 'anlamlı'. Ayrıca, feminist bilincin bir ideolojisidir. O niteliği ile de feminizm, savunulması sadece kadınlara mahsus bir kavram olamaz. Marksizm veya liberalizm gibi feminizm de hayatı kuran ve dünyayı algılayışımızı yönlendiren olgulardan birisi. Üstelik, erken 21. yüzyılda, önümüzdeki dönemde feminizmin temel iddiaları ve talepleri diğer bütün ideolojilerin taleplerinden daha etkili olacak. Bu yazıda o konuyu ele almak istiyorum.
20. yüzyıl uzun bir çağ oldu. Geçenlerde, Paris'te, kanımca 20. yüzyılın hem yaşayan en büyük yazarlarından hem de en büyük kimlik ve kişiliklerinden birisi olan Jorge Semprun ile görüşüyordum. Alman toplama kamplarında kalmış, İspanyol Komünist Partisi'ni 20 yıl yeraltında örgütlemiş, partiden atılmış, 1988'de İspanya'ya Gonzales hükümetinde kültür bakanı olarak dönmüş bu eşsiz insana 20. yüzyılın ne ifade ettiğini sordum. Çünkü, son okuduğum romanı 'Beyaz Dağ' bir Avrupa ve 20. yüzyıl sorgulaması gibiydi. Verdiği cevapta ardımızda kalan o çağın acılarla yüklü olduğunu, kitle katliamları yaptığını, faşizmi yaşadığını, iki dünya savaşı gördüğünü söyledi. Bunlar dehşet verici ve insanın içindeki kötülükten türeyen şeylerdi. Ama 20. yüzyıl, öteki yüzyılların tamamından daha fazla özgürlük arayan ve isteyen bir dönemdi Semprun'a göre. Bunun ana nedeni de kadınların özgürleşmeseydi. Kadın özgürlüğü, 20. yüzyılın anlamını ifade eden en önemli olguydu.
Semprun'un bu görüşüne tümüyle katılıyorum. Ama kadın özgürlüğü ve kavramının artık daha da büyük bir önem taşıdığı besbelli.
Bugünün dünyasında kadın artık sadece özgürlük arayan bir varlık değil. Kuşkusuz hâlâ dünyada temel kavramlar etrafında verilen bir kadın mücadelesi var. Bu gerçek Türkiye için de geçerli. Burada da, her ne kadar kâğıt üstünde epey hakkı olan bir cinsiyet olarak görünse de kadın, şiddetten cinsiyet ayrımcılığına, berdelden töre cinayetine kadar sayısız haksızlığı aşmakla uğraşıyor. Ama sorun onların da ötesinde. Çünkü, 21. yüzyıl eğer başarabilirse yeni bir demokrasinin çağı olacak. Bu çağ, demokrasiyi öncelikle kültürel temelde tanımlayacak. Yani, çoğulculuk, kimlik, beden, aidiyet gibi kavramlar ve onların teker teker öznelerde somutlaşan gerek anlam gerekse nitelikleri 21. yüzyıl demokrasilerinin özünü meydana getirecek.
Bu, biraz derinlemesine düşünüldüğünde demokrasi diye tanımladığımız kavramın öncelikle 'kadın'la, onun kimliğiyle ilişkili bir meseleye dönüştüğünü açıklıkla ortaya koyuyor. Çok doğal; çünkü, yukarıda saydıklarımın hangisini alırsak alalım o alandaki sorun öncelikle kadınlara ait bir sorun olarak biçimleniyor. Kimlikse sorun, öncelikle onların sorunudur, bedense, aidiyetse, cinsiyetse, ayrımcılıksa, hatta sınıfsallıksa sorun gene öncelikle onların sorunudur. Bir adım daha ileriye gidelim.
Bugün türban diye vurgulanan karmaşık konunun altında, arkasında da aynı özne yani kadın vardır. Dinselliğin getirdiği kısıtlamalar veya açılımlar öncelikle kadını ilgilendirmektedir ve bu sadece Türkiye için değil, dünyanın en gelişmiş ülke ve demokrasileri için de geçerlidir. Yani kadın sorununu çözen toplumlar demokrasilerini de yeni bir eşiğe taşıyacak.
20. yüzyıl kadının özgürlüğünü getirdi, 21. yüzyıl özgürlüğün kadınını getirecek!