Kahraman'dan 'veda' yazısı

Profesör olarak Princeton Üniversitesi'ne, Amerika'ya gidiyorum. Radikal'de hep gerçek bir mutlulukla yazdım. Bu son ama sondan bir önceki bir yazı; şimdilik, burada...

Uzayan gölgeler, dar yollara düşen sarı ve kıvrık yapraklar, gitgide turuncu bir renk alan ışık, gitgide büyüyüp boşalan gökyüzü ve nihayet daha erken kararan havayla birlikte sonbahar kenti sokak köşelerinden başlayarak insafsız ve muhteşem bir işgale hazırlanırken ben de uzun bir yolculuğa çıkıyorum. Princeton Üniversitesi'nde Yakındoğu Araştırmaları Bölümü'nde Ahmet Ertegün profesörü olarak Amerika'ya gidiyorum. Bu, Radikal'de yazdığım son yazı.
Bundan sekiz yıl önce bir başka üniversite odasında çalışırken bir ekim günü telefonum çalmış, İsmet Berkan her zamanki telaşlı ve biraz da kayıtsız sesiyle daima yaptığı gibi bana üç adımla birlikte seslenerek 'Gazetemizde yazar mısın?' demişti. Başlangıçta iki gün yazdım. Sonra değerli dostum Mehmet Yılmaz'ın hiçbir zaman 10 dakikadan daha fazla sürmeyen karar verme keskinliği yazılarımı üç güne çıkarmakla kalmamış ayrıca bir gün de sanat-kültür sayfasında yazma fırsatı sağlamıştı bana. İlk yazıma oturduğum günden bugüne kadar Radikal'de gerçek bir mutlulukla yazdım.
Bu süreye büyük yolculuklar, değişik mekânlar, insanlar, olaylar girdi. Fakat bir tek gün bile aksatmadan sürdürdüm benim için aynı zamanda 'manik' bir anlamı da olan yazı yazmayı. Gene de bu defa araya hiç değilse uzunca bir fasıla sokmak istedim. Çünkü Amerika seyahatini Anglo-Amerikan sistemine göre eğitim yapan okulların, benim görevli olduğum Sabancı Üniversitesi de öyledir, öğretim üyelerine her yedi yılda bir sağladığı 'tatil'den yararlanarak yapıyordum. Bunu bir anlamda yedi-sekiz yıldır sürdürdüğüm geceli gündüzlü çalışmanın sonunda elde ettiğim bir fırsat olarak gördüm. Önümüzdeki yıl benim olacaktı. İsmet, sağ olsun, sürdürmemi istedi. Ben karşı çıktım. Beni bekleyen zamanın hiç değilse uzunca bir süresinde düşünmek, gözlemlemeyi tercih ettim. Hiç değilse bir süre. Kaldı ki, 'ne kadar değişse o kadar aynı kalan' bu ülkede bir süre yazmayınca yazar da okur da çok fazla bir şey yitirmiyor. Üstelik,
eğer yeniden başlarsam daha farklı şeyleri daha farklı yazmak isterim. Kısacası biraz zaman!
Böyle bir anda insan geriye dönüp bakmak istemiyor. Benim için hayat daima daha ileride belki de hiç yakalanamayacak olan bir şey. Sirenlerin sesi ardınca gidenlerden sayıyorum kendimi. Siren dediğimiz şey hayat ve daima yarınla simgelenen bir şey. Yaşantımda ne fotoğrafları sevdim, geçmişten kalan, ne de nostalji duygum oldu. O nedenle dünün bende
uyandırdığı fazla bir his yok ama yarın deyince kalbimin çarpmadığını söyleyemem. Kafamda belki de asla bitiremeyeceğim sayısız kitaplar, projeler, düşünceler var. İnsan sonunda hırslarıyla gerçekliğin arasında biçimlenen bir varlık değil mi? Ve o nedenle daima bir şey eksik kalmıyor mu? Ama her şeyin tam, mükemmel olmasından kaynaklanan eksikliği istemeyecek kadar da hayatı tanıdığıma inanıyorum.
Buna rağmen geriye bakarak bir muhasebe yaptığımda aklımda bir tek şey var. Gereğinden fazla politika yazdık, yazıyoruz. Politika hayatı biçimlendirmenin en somut yolu ama onun bu derecede tarihten, felsefeden kısacası kültürden soyutlanmış olarak tartışılması en hafif tabiriyle canımı acıtıyor. Dünyayı sadece gündelik politika diye görmek, onu kuru, kaskatı bir üslubun içinden tanımlamak isteyenlerin yolu açık olsun. Benim yapmak istediklerim daima daha farklı oldu; daha da öyle olacak. Yazmak, çünkü, sadece hayatı oluşturmanın, biçimlendirmenin değil, ondan intikam almanın da en görkemli aracı.
Hayat asla bitmiyor. Şöyle ya da böyle devam ediyor. Ona bir son tayin etmek olanaksız. Ona inanan herkes için bir Anka kuşudur hayat. O nedenle bir son koyamayız ona.
Bu yüzden hiçbir şeye son demek işime gelmiyor. Öyle olsa bile ben 'sondan bir önceki' diyorum. Bu da öyle bir yazı olsun.
Son ama sondan bir önceki; şimdilik, burada...