Karagöz'ün evini taşlayalım mı?

Biraz daha ayrıntılı bir biçimde bakınca insan Türkiye'de hükümetin durumunun mu yoksa toplumun durumunun mu daha vahim olduğuna karar veremiyor. Her iki kesimi de bu hale düşüren şey ise gelirle ve vergiyle ilgili şeyler.

Biraz daha ayrıntılı bir biçimde bakınca insan Türkiye'de hükümetin durumunun mu yoksa toplumun durumunun mu daha vahim olduğuna karar veremiyor. Her iki kesimi de bu hale düşüren şey ise gelirle ve vergiyle ilgili şeyler.
Hükümet, pazartesi ve çarşamba günleri yazdığım gibi, taşradaki ve kentteki burjuvaziyle barışmak için af yasası çıkarıyor. Yüzyıllık burjuvazinin ve devletin karşılıklı kayırmaya dayanan sözleşmesini yenilemeye çalışıyor. Devlet her iki kesimle de ters düşmüş olduğundan affa karşı. Öte yanda ihmal edilen, asıl korunması, kayırılması gereken küçük üreticiler, dar gelirliler var, fakat onlara kimsenin baktığı yok. Oysa bu işin en sağlam yolu belli: devletin aldığı vergiden vazgeçmesi. Piyasa ekonomisinin kurallarını uygulaması.
Böyle bir şeyi yaptığı takdirde hükümet, biliyor ki, yeniden katı piyasa koşullarıyla yüz yüze gelecek. Son 20 yılda yaşananlar ve alınan yol, özelleştirme politikalarının ve diğer liberal uygulamaların ekonomilerin belli bir düzeye erişmesinde etkili olduğunu, ama bunun ötesine geçemediğini, aksine tam da o noktada çok ciddi sorunlarla yüz yüze geldiğini ortaya koyup gösterdi. Toplumlar çok ciddi gelir dağılımı dengesizliği yaşadı. Toplum kesimleri daha da yoksullaştı. Gelirin yeniden dağıtımı rüşveti, yolsuzluğu (neredeyse meşru) bir yöntem haline getirdi. Devletin ortadan çekildiği, ekonomi üstündeki etkisinin bütünüyle ortadan kalktığı ama tarım nüfusunun çözüldüğü, göçün büyük bir hızla devam ettiği toplumlarda katı liberal politikalar ve IMF reçetelerinin hem çok ağır yöntemler içerdiği hem de sonuç vermediği örnekleriyle ve deneyimiyle sabit. Bu durumda regülasyon uygulamalarına geçmek gerekiyor. Devletin daha düzenleyici bir rol oynaması gerekiyor. Fakat Türkiye gibi devletçiliğin hem ekonomik hem de siyasal boyutlarının bir gelenek meydana getirdiği toplumlarda bu zor. Uyuyan devi uyandırma endişesi kendisini hemen gösteriyor. Siyasal iktidarlar bundan kaçınıyor. İkili bir yol izlemeye çalışıyor ama o da ancak bir noktaya kadar etkili olabiliyor. Türkiye'de bütün 1990'lı yıllar boyunca bu altı kaval üstü şeşhane yöntem benimsendi ve gelinen nokta ortada. Aslında kabul etmek gerekir ki, bu çıkmazı aşmak sosyal demokratların işi olmak gerekiyor. Tanımı gereğince sosyal demokrasi bu süreci harekete geçirecek olan ideolojidir. Fakat Türkiye'deki sosyal demokrasinin bu durumu kavrayacak bir siyasal perspektifi, mevcut koşulları aşmayı öngören bir eylem planı yok. Bu kısıtlama ister istemez mevcut hükümetin, adını koymaktan çekinerek o kesimlerin sözcülüğüne soyunmasına yola açıyor. Ama bu defa da ideolojik bir boşluk doğuyor. İdeolojik boşluk birtakım pratik önlemlerle giderilmeye çalışılıyor. Onların popülist önlemler olmasını engellemekse olanaksız. Son günlerde yaşanan batık bir sermayedarı kurtarmak ve onun diyeti olarak nemaları ödemek böyle bir çelişkinin en açık göstergesi.
Kısacası, Türkiye'deki siyasetin, siyasal ekonominin en önemli sorunu hâlâ ideoloji. Bu ideolojik eksikliğin zararını son 20 yılda en çok geniş toplum kesimleri çekti. Artık bunun aşılması gerekiyor. Sadece Türkiye'de değil dünyada da bu bilince varıldı. Yeni bir model, yeni bir çıkış yolu aranıyor. Bu arayıştan en büyük payın sola düşeceği kesin. Sağ, iyi kötü yapacağını yaptı ve yavaş yavaş sahneden çekiliyor. Bakalım sol, rol çalma hülyalarını bir yana bırakıp kendisi özgün bir şey yapacak mı? Sahne ve seyirci hazır. Karagöz sol başlamazsa evinin taşlanacağı kesin!