Kemalizm sonrası AKP

AKP'nin Kemalizm sonrası Türkiye'de belli bir değişiklik istemini dışavurduğunu kabul edelim.

AKP'nin Kemalizm sonrası Türkiye'de belli bir değişiklik istemini dışavurduğunu kabul edelim. Bu durumda şimdi iktidarda bulunan partinin bu beklentiyi karşılayacak belli bir programla yüklü olması gerekiyor. Oysa görülen bunu henüz uygulamaya koyamamasıdır.
Bu, AKP'nin eksikliğinden kaynaklanmıyor. Ondan çok daha ötede bir nedenden türüyor. O neden ideolojiyle metodoloji arasındaki farktır. Bunu anlatmak için 'sol' ideolojiyi örnek göstereyim.
En geniş anlamıyla sol/culuk belli bir dünya görüşüdür. Bu dünya görüşü daha eksik tanımıyla bir ideoloji oluşturur. Sol ideoloji, en keskin ve sert modeliyle mülkiyet araçlarının devletleştirilmesidir. Bu anlayış zaman içinde yumuşadı ve örneğin sosyal demokrasi 1959'dan başlayarak bu görüşü kesinkes reddetti. Fakat onlar da (özelleştirmeyi benimsemekle birlikte) sosyal güvenlik kavramını ve o anlamıyla refah toplumunu öne çıkarmaya başladı. Bunlar belli dayanak noktalarıydı. O noktalara tutunarak ideolojiler, dünya görüşlerini nasıl toplumsallaştıracaklarını, nasıl somutlaştıracaklarını gene ideolojileriyle tutarlı metotlar içinde tanımladı, halka anlattı ve uyguladı.
Bu bünyelerin en önemli özelliği konumlarının ne toplumun ne de kendilerinin meçhulü olmasıydı. Kısacası belli bir programın sahibiydiler. Üstelik, bu, onların çok makbul bir şeymiş gibi sunulan 'pragmatizm'e kapalı kalmalarına yol da açmıyordu. Fakat şunu özellikle belirteyim ki, bütün bu çerçevenin kaldıraç noktasını 'ekonomi politik'in oluşturmasıdır. Sosyal tercihler de ancak bu örste dövülerek meydana getiriliyordu.
Türkiye'de Kemalizm salt kültürel bir ideoloji olarak kendini vazetmiştir. Fakat bunun yetersiz kalacağını kısa sürede kavrayarak ve arkasında
İttihatçılardan devraldığı birikimi de ayrımsayarak kısa sürede kendisine bir ekonomi politikası oluşturmaya, sosyal mühendisliğini, onunla kesişen bir zemine oturtmaya gayret etmiştir. Korporatizm ve devletçilik bu açılımın ana eksenidir.
Kemalizm'in 1. kırılma devresi olan 1950 sonrasında işbaşına gelen iktidarlar daima merkez sağ, muhafazakâr bir dünya görüşünü benimseyen partilerden oluştu. Bu partilerin egemen ideolojiye alternatif oluşturacak ciddi bir ideolojisi yoktu. Daha ziyade pragmatik bir tercih belirtiyorlardı. Tarihsel geçmişe dönük ve kültürel bir ihyacılık ideolojilerinin en sabit yanıydı. Fakat çok ciddi bir metot anlayışına sahiptiler. Demirel'in sık sık vurguladığı tabirle 'imar ve inşa' çıkış noktalarını oluşturuyordu. Onun sağlayacağı sosyal dönüşümün kendilerini siyasi olarak destekleyeceğine inanıyorlardı. Uzun bir süre boyunca da bu teknolojizmi bir imkân olarak kullandılar.
1980 sonrasındaki Türkiye bir yandan 2. Kemalizm kırılmasını yaşadı bir yandan da çok önemli toplumsal dönüşümler geçirdi. Bu dönüşümler yeni talepler demekti. Taleplerin çok büyük bir bölümü kültürel-toplumsaldı. Ne var ki, her şey onunla sınırlı değildi. Çünkü, aynı dönem, özellikle de 1990'lı yıllar şimdi batık bankalardan ve bilançolardan anlaşıldığına göre ürkütücü bir gelir dağılımı dengesizliği ve yoksullaşma yaşıyordu. Sosyal devlet iflas etmişti. Toplumdaki gelecek tedirginliği günbegün büyüyordu.
Bütün bu çerçeve bugünkü AKP iktidarını doğurdu. Ne var ki, AKP, yerleşik ve tanımlı bir ideolojiye dayanmıyor. Öyle olmayınca pragmatik bir yaklaşımı benimsiyor. Fakat o noktada da metot sorunu yaşıyor. Kısacası, Kemalizm gibi kapsamlı bir projenin ortadan kalkmasıyla doğan boşluk bütün bu nedenlerden ötürü doldurulmuyor.
İdeolojiler öldüyse iktidarlar da ölecek demektir!