Kim muhafazakâr, niye muhafazakâr?

Muhafazakârlık konusunda iki önemli düşünürün görüşleri benim açımdan önemli. Fransız Devrimi'ne tepki duyan fakat o olgunun üstünde düşünen Edmund Burke ile Karl Mannheim'ın...

Muhafazakârlık konusunda iki önemli düşünürün görüşleri benim açımdan önemli. Fransız Devrimi'ne tepki duyan fakat o olgunun üstünde düşünen Edmund Burke ile Karl Mannheim'ın bu konu üstünde farklı yapıtlarında, bilgi sosyolojisi çerçevesi içinde söylediklerini ele almanın yararlı olacağı kanısındayım. Burke'un modeli bize muhafazakârlığın, onu meydana getirdiği kabul edilen ilkelerin bir dizisi (konfigürasyonu) olduğunu gösteriyor. Erich Zürcher, şimdi dilimize de çevrilen ve geçen yazımda andığım 'Muhafazakârlık' isimli kitapta yayınlanan (İletişim Yayınları) yazısı 'Terakkiper Cumhuriyet Fırkası ve siyasal muhafazakârlıkta
Burke'un belirlediği altı muhafazakârlık göstergesini şöyle sıralıyor: '1. Dinin önemi, 2. Reform adına kişilere haksızlık yapılması tehlikesi, 3. Rütbe ve görev ayrımlarının gerçekliği ve arzu edilirliği, 4. Özel mülkiyetin dokunulmazlığı, 5. Toplumun bir mekanizmadan ziyade bir organizma olduğu görüşü, 6. Geçmişle kurulan sürekliliğin önemi.'
Bu altı madde bir arada düşünüldüğünde herhangi bir görüşün muhafazakârlıkla kurduğu ama doğrudan ama dolaylı bir bağ olduğu anlaşılıyor. Kemalizm'e örneğin bakacak olursak 3, 4, 5. maddeler onu belli bir yapı içinde muhafazakâr hale getirebiliyor. 1965 sonrasında ortaya çıkan ve kendisini muhafazakâr diye nitelendiren akımlar ise, 1, 2, 3, 4, 5, 6. maddeler nedeniyle muhafazakâr diye nitelendirilmeyi gerektiriyor. Dolayısıyla Burke'çü anlamda bir muhafazakârlık sonuç itibarıyla önemli ayrım noktaları da içermekle birlikte nispi bir yaklaşım.
Öte yandan benim asıl üstünde durmak istediğim ve Türkiye'deki muhafazakârlığı anlamamıza olanak verecek çok önemli bir ilkeyi Mannheim saptıyor. Mannheim'a göre muhafazakârlık moderniteyle birlikte doğmuş bir kavram. Bu, düşününce doğal. Çünkü, muhafazakârlık, Burke'un kavramlarıyla birlikte bakınca, modernitenin getirdiği yıkıcılığa, geçmişle olan bağları koparma tutkusuna bir tepki (deyim Mannheim'ın) özelliğini taşıyor. Sürekliliğin parçalanmasına karşı onun devamını istemek bu anlamda muhafazakârlık ve bu nedenle de modernite öncesi bir muhafazakârlık söz konusu değil.
Mannheim'ın 'Muhafazakârlık' isimli kitabında saptadığı, başka yazılarında da değindiği ikinci önemli kavram ise, muhafazakârlığın, modernite öncesinden farkını anlamamıza yardım ediyor. Mannheim, muhafazakârlığı, 'bilinçsiz gelenekselcilikten bilinçli bir siyasal tercihe geçiş' olarak görüyor ve bunu sınıf çatışmasına bağlıyor. Gene Mannheim'a göre sınıf ayrışması ve çatışması öncesinde de bir muhafazakârlık yok.
Bu tanımlar bize muhafazakârlığın temelleri hakkında yeterli ipuçları veriyor. Fakat son ve çok önemli bir olgu var: muhafazakârlık geçici bir ideoloji ve tavır mı yoksa kalıcı bir model ve yaklaşım mı?
Bu sorunun yanıtını da genç Huntington'ın yazdığı bir makalede buluyoruz. Huntington, üç muhafazakârlıktan söz edilebileceğini belirtiyor: 'aristokratik, durumsal ve kendiliğinden'. Bunlardan, Huntington'a göre sadece 'durumsal muhafazakârlık' kalıcı. Ötekiler tarihsel ve güncel anlamda geçici. Durumsal muhafazakârlık da 'mevcut düzenin temel ilkeleri reddedilince' ortaya çıkıyor. Öte yandan bir başka düşünür Muller farklı gibi görünen benzer bir şeyi söylüyor ve muhafazakârlığın mevcut kurumlar ya onlara dönük eleştirileri karşılamayarak ya da toplumsal, siyasal, kültürel açılımların doğurduğu ihtiyaçlara cevap üretemeyerek meşruiyetini yitirince' ortaya çıktığını söylüyor.
Bence pazartesi günü artık Türkiye'deki durumun tartışmasını yapmaya başlayabiliriz.