Kimin krizi bu kriz?

Son zamanlarda görülen ve devlet politikalarının gözden geçirilmesini gerektiren durumlar aslında içinde yaşadığımız son hükümet-devlet...

Son zamanlarda görülen ve devlet politikalarının gözden geçirilmesini gerektiren durumlar aslında içinde yaşadığımız son hükümet-devlet çekişmesinin de tarihsel veya 'genetik' arka planını hazırlıyor.
Pazartesi günü yayımlanan yazımda, bugünkü politika yetersizliğini 1980'den beri devam eden ve uluslararası düzeyde ortaya çıkan özgürleşme ve açılma süreçlerini devletin yeterince kavrayamamasına bağlamıştım. Aslında, 1980'lerde özellikle Özal döneminin açılımları düşünülürse ne demek istediğim biraz daha netlik kazanabilir.
1980'lerde Özal, içinde bulunduğu konjonktürün merkeziyetçi, bürokratik devlet mekanizma ve yaklaşımlarıyla çeliştiğini fark etmiş ve devleti daha esnek bir politika izlemek üzere yeniden kurmaya çalışmıştı. En azından bir dönüştürüm olanağını denemişti. Ne var ki, kurumsal olmayan ve daha çok kendisiyle sınırlı girişimleri onun yönetimi bırakmasından sonra yeniden başlanılan noktaya dönmüştü. O arada Özal'ın ardından hem başbakanlığa, hem de cumhurbaşkanlığına gelen Demirel klasik devlet yapısı ve politikalarına yeniden yeşerme olanağı veriyordu. Haklılık haksızlık bir yana, Demirel, devletin yönetime karşı yeni bir müdahalesi olan 28 Şubat'ta da orduyla birlikte hareket ediyordu. Bu da, 1950'den beri yaşanagelen devlet-yönetim arasındaki tenis maçında servisin bir kez daha devletin tarafına geçmesiydi. 1950'ye karşı 1960, 1965'e karşı 1971, 1973 ve 1977'ye karşı 1980 buydu. 28 Şubat da 1983 sonrasına karşı aynı anlama geliyordu.
Devlet denildiğinde soyut bir yapıdan söz etmiyoruz. Devlet, bu anlamıyla Türkiye'de ordu ve bürokrasi demektir. Gene bu anlamıyla savunma ve dışişleri politikalarının hükümetler ve seçilmişlerden çok bürokrasiler tarafından idare edilmesidir. O noktalardaki bir direniş ise zamanla 'tedip' ediliyor. Buna 'balans ayarı' da deniyor. Bu refleks, içinde bulunduğumuz dönemde daha da önemli bir krize dönüşmek üzere. Bu krizin türban ve protokolle ilgisi yok. O buzdağının görünen yüzü. Bugünkü kriz çok daha radikal ve çok daha kapsamlı.
Başa dönecek olursak, 1990'larda ortaya çıkan yeni dünya düzeni Türkiye'nin alıştığı kalıplarla daha fazla yaşamasının olanaksız olduğunu ortaya koydu. 2000'lerin başında, özellikle 11 Eylül sonrasında içine girilen dönemdeyse Türkiye'nin dış politika gemisi hemen her yönden su almaya başladı. Bu, şimdi belli çevrelerin 'Türkiye'nin yalnızlaşması' dediği şeydir. Türkiye, bu dünyada kendi kendisini yalnızlaştırmıyor. Tersine, dünyadaki oluşumlar Türkiye'yi yalnızlığa itiyor. Türkiye, olsa olsa Kopenhag Kriterleri'ne direnmek gibi bazı tepkilerle bu yalnızlığı farkında olmadan perçinliyor. Türkiye'nin ABD'den de AB'den de kopuşu bu süreçte yaşanıyor.
Bu, sorun bir çırpıda aşılmaz. Onun gerektirdiği büyük algılamayı gerçekleştirip gerekli adımları atmak değil bizi şimdi AB'yi bile aşıyor. Ama burada, Türkiye açısından değinilmesi gereken bir nokta daha var.
Böyle bir dönemde, siyasetlerin iflas ettiği, mevcut yapıların bu derecede yetersiz kaldığı bu dönemde esas siyaset üretmesi gereken odak olan hükümet de yetersizliğiyle hem ön alamamakta hem de krizin derinleşmesine meydan vermekte. Yönetimde doğan bu boşluk klasik devletin hem daha da öne çıkmasına hem de daha hırçınlaşmasına yol açmakta. Bunu aşabilmekse ancak Özal'ın yaptığı gibi çok daha geniş bir manevrayla kendi dışındaki güç odaklarını paralize etmek ve sisteme dönük kapsamlı bir müdahaleyi gerçekleştirmekle mümkündür. Oysa hükümet bundan bir hayli uzak. O zaman doğan 23 Nisan krizinin ne olduğunu da cuma günü tartışayım.