Kızları okula göndermek

İnsan bazen umutsuzluğun içinden yazıyor. Umutsuzluğu yaratan şey yapılabilecek ve sonuç verecek o kadar çok, bir o ölçüde de kolay şeyin olduğunu görüp, öğrenip kimselerin o yana gönül indirmediğini saptamaktan kaynaklanıyor.

İnsan bazen umutsuzluğun içinden yazıyor. Umutsuzluğu yaratan şey yapılabilecek ve sonuç verecek o kadar çok, bir o ölçüde de kolay şeyin olduğunu görüp, öğrenip kimselerin o yana gönül indirmediğini saptamaktan kaynaklanıyor. Evet, sorun da o zaten: neyin yapılacağını bilip, onu gerçekleştirecek süreci harekete geçirememek.
Bu soyut sözleri, uzunca bir süredir elimden geldiğince dikkatle ve ilgiyle, o arada da heyecanla izlediğim bir projeyi düşünerek ediyorum. Milliyet gazetesinin öncülüğünde ve Meral Tamer'in girişimciliğinde sürdürülen Baba 'Beni Okula Gönder' kampanyası bu.
Basına yansıyan haberlerden kampanyanın bu güne kadarki kısmının başarıyla geliştiğini öğrendik. Sevinmemek mümkün mü? Fakat, böyle bir projenin 'tamamlanması' diye bir şey söz konusu değil; olamaz da. Sürmesi, sürdürülmesi gereken bir proje duruyor karşımızda. Bu itibarla kampanya devam ediyor, edecek. Etmeli de. Kampanyaya destek de sürmeli. Ben de, buradan hareket edip, birkaç noktayı dikkate taşımak istedim.
Her şeyden önce, Türkiye'nin trajik boyutlardaki sorunu eğitimdir. Bu böyle biline. Niye böyle olduğunu açıklayacak sayısız araştırma ve somut gösterge var. İşin bu noktaya gelmesini çok sayıda neden sağladı. Onları burada yeniden sayıp dökmek olanaksız, gereksiz. 'Kültür Tarihi Affetmez' isimli kitabımda bu ayrıntıları işlemiştim. Fakat şu kadarını akılda tutmalı: eğitim ideolojik bir meseledir. Türkiye, uzunca bir süredir kendisine neye ağırlık vermesi gerektiğini söyleyen bir gelecek yörüngesi tayin edemiyor. Ona bağlı olarak eğitimin nasıl bir kanava üstünde geliştirilmesi gerektiğini yanıtlayamıyor.
En nihayet sermaye bu sorunun daha fazla taşınamayacağını gördü. İyi eğitilmiş insanı sınırlı bir miktarın ötesinde iç kaynaklardan temin edemiyoruz. Bu konuda dışarıya aktarılan bir kaynak var. Doğru harcandığı zaman katma değeri çarpan etkisi yaratacak bir harcama olabilecekken biz yurtdışı eğitimi hızla ortaeğitim düzeyine indiriyoruz. Bütün eğitim sistemimiz de ÖSS'ye dönük biçimde cereyan ediyor. Parasal kaynak söz konusu olduğunda önümüze gelen bir diğer sorun eğitimin finansmanı. Yani paralı mı parasız mı olacağı. Sosyal devlet kapsamında mı dışında mı kalacağı sorusuna henüz ciddi ve yerleşik bir yanıtımız yok.
Bunlar işin çok çiğnenmiş teknik sakızları. Eğitimin bunların dışında kalan en önemli çıkmazını ise feodalite sorunları oluşturuyor. Kızların okula gönderilmesi hem bu bağlamda hem de 'kaynak' bağlamında
ele alınması gereken bir sorun. Buna bir de Türkiye'de her şeyin başı olan 'kadın sorununu' eklemek gerekir. Yani şu...
Türkiye'de kadın hâlâ ikinci sınıf bir varlık konumunda. Bu, parlamentodaki kadın oranına bakınca kendisini hemen gösteren husus. Derin Anadolu'ya inildikçe daha karmaşık bir hal alıyor. O cümleden olarak da kadına dönük şiddetin sistematikleştirilmesinin ilk adımı, ilk basamağı olarak kızlar okuldan uzak tutuluyor. Gerçekten de, bu okuldan alıkoyma sürecini kadına dönük şiddetin bir evresi ve (sistematik olduğu kadar) sistemik bir uzantısı şeklinde değerlendirmek gerekir. Dinsel yaklaşımlar, kabile-aşiret-töre düzenleri bu sosyolojinin hazırlayıcı diğer öğeleri. Ne var ki, işin vahim yanı, sadece derin Anadolu'da değil metropol alanda da bu dinamiğin devam etmesi. O zaman işin içine okutulmayan kızın ucuz işgücü olarak devreye sokulması giriyor. Hele Türkiye demografisinde bu durum içler acısı sonuçlar üretiyor. Bunun nasıl bir kayıp olduğunu Türkiye şimdi yeni yeni fark ediyor.
Türkiye'nin önünde duran en önemli sosyal proje bu: kızları okula göndermek!