Konuşan değil konuşturmayan sokak

Bir ülkede politik hayatın yaşayacağı en büyük tehlike popülizme bulaşmaktır. Siyasetin sokağın sırtını okşayan ve kaşıyan yaklaşımıyla varılan menzilde büyük belalara bulaşılacağını herhalde sadece CHP'nin, zamanında siyaset bilimi doçenti olan genel başkanı bilmiyor.

Bir ülkede politik hayatın yaşayacağı en büyük tehlike popülizme bulaşmaktır. Siyasetin sokağın sırtını okşayan ve kaşıyan yaklaşımıyla varılan menzilde büyük belalara bulaşılacağını herhalde sadece CHP'nin, zamanında siyaset bilimi doçenti olan genel başkanı bilmiyor.
Önce şu saptamayı yapalım: Geçenlerde yayımlanan ve aydınlar dilekçesi diye bilinen metne karşı Mehmet Ağar'ın gösterdiği, Mehmet Yılmaz'ın da Milliyet'teki yazısında (13.4.2005) ele aldığı tepkiyle Baykal'ın 'Konuşması gerekenler susunca sokak konuşuyor' sözleri birbirini tamamlayan ve bu ülkede sürdürülen siyasetin gövde yapısı hakkında çok açık şeyler söyleyen iki aynı şeydir. Bu siyaset küçük milliyetçi hamlelerden, sokakta meydana gelen kımıltılardan medet uman, siyaset üretemeyen, kendi içine kapalı, özünde cemaatçi, milliyetçi duygular barındıran bir anlayışa dayanır. İşin daha vahim olan yanı, çarşamba günkü yazımda da belirttiğim gibi, bu milliyetçi-popülist özün şimdi hükümeti sarıp sarmalamasıdır. O da kendi üstündeki sorumluluğu gene sokağa arka çıkarak aşmaya çalışıyor.
Oysa bu yaklaşımlar tevil götürecek cinsten değil.
Evvela şu var: Son günlerde sokaklarda cereyan eden şey, 'konuşma' değil. Tam tersine, 'konuşturmama'. Burada, birilerinin sokağa hâkim olma, baskı yaratma, kaba güce başvurarak ortamı kendi kontrolü altına alma çabası var. Bu ilk kez olmuyor. Daha önce birçok aydının katıldığı toplantılar basılarak başladı. Onların birbirine eklenmesiyle bu noktaya vardı. Şimdi siyasilerin, hemen bu kervana katılmaya çalışarak, sokağı haklı göstermesi iki şeydir: bir, bu yaklaşım siyasetin bittiği anlamına gelir. Oysa, bir ülkede eğer siyaset bir tartışma ve çözüm zemini olmaktan çıkıyorsa sorun var demektir. İki, gene bu algılama, siyasetçinin kendi varlık nedenini ortadan kaldırmasıdır. Bir siyasetçi bunu kabul ettikten sonra ortaya çıkan boşlukta boğulur ki, bugün yaşanan budur. Şimdi işi o noktadan ele alayım.
Türkiye, 2002 seçimlerinde haklı bir tepki gösterdi. Birçok partiyi eledi, ortadan kaldırdı. Siyaseti, iki partili, kutuplu bir yapıya dönüştürdü. 2002 seçimlerinin sonucu bütün sosyolojik açıklamalara karşın 'kaza kurşunu' diye nitelendirilecek bir boyut da içeriyordu. Böylesi bir oluşuma toplum da bu dönemin aktörü olan siyasetler de hazırlıklı değildi. Sonunda ortaya garip bir tablo çıktı. Garip dediğim şey şudur: bir siyasi parti, yani AKP, bu seçimlerde iktidar olduktan sonra kendisini tarif etmeye başladı. Seçimlerden önceki ideolojik yapısıyla seçimlerden sonraki yapısı arasına bir duvar ördü. Bu, ister istemez onun kendisine yeni bir siyasal taban ve zemin aramasını gerektirdi. Ortaya ciddi bir boşluk çıktı.
Savrulmak istemediği ve kendisine bir dayanak aradığı için AKP, bu defa 17 Aralık sürecine sarıldı ve kendi dışındaki kesimlerle bir koalisyon aradı. 17 Aralık sonrasında gerçek kisvesine dönmek isteyerek o koalisyonu da bozdu. Böylece hem taban ve ideoloji hem de ciddi bir pragma boşluğuna yuvarlandı. En nihayet kendisini kurtarmak için popülizme ve milliyetçi sokağa sığınma çabasına girdi. Öte yanda CHP ise devletin ve konvansiyonel söylemin sahibi oldu. Bu, politikasızlık ve depolitizasyon demekti.
Gelinen nokta, Türkiye'de siyasetin boşluğa asılmasıdır. İdeolojisizleşmesi, popülizm batağına saplanmasıdır. Onu da radikalizmin, uç siyasetlerin dolduracağını biliyoruz. Ardından işi bu noktaya taşıyanların çözülmesi gelecektir. İlk çözülen de, hiç kuşku duymayın, AKP olacaktır.
Tarihin öğrettiklerinden biliyoruz!