Kriz var bunalım var

Türkiye, geçen günlerde yeni bir krizle karşılaştı.

Türkiye, geçen günlerde yeni bir krizle karşılaştı. Son zamanlarda bu krizleri iş alevlenip bittikten sonra görmezden geliyor, hiç olmamış gibi davranıyoruz. Sanki, taraflar birbirini yokluyor, krize ortak olan kesimler
varlığını birbirine hissettiriyor, ardından da geriye, kendi köşelerine çekiliyor. Belli ki, iki taraf da nihai bir hesaplaşma için zaman ve zemin kolluyor. Anlaşılan, krizleri şimdilik halının altına süpürüyor, orada birikmelerini bekliyoruz. Son günlerin krizi yakın tarihe belki '23 Nisan krizi', belki '2. türban krizi' olarak kaydedilecek.
Salt bu olay hakkında bile söylenecek, yazılacak dünya kadar şey var. Fakat, iş onunla sınırlı değil. Aslında Türkiye çok daha büyük, çok daha derin bir krizle iç içe.
Bu krizi soyut anlamda devletin veya devletçi zihniyetin krizi diye nitelendirmek mümkün ve devlete taraf olan herkes bu olumsuz durumda bir pay sahibi. Önce krizin odaklarına bakalım.
Örneğin, Türkiye'nin güvenliği ve savunmasıyla ilgili çevrelerin, Irak savaşı sırasındaki önermeleri ve projeleriyle yanıldığı ortaya çıktı. Kuzey Irak'a girmekten söz ederken bunun hiçbir biçimde mümkün olamayacağını daha sonra Dışişleri Bakanı Gül açıkça belirtti. Dolayısıyla ortada bir kavram ve strateji krizi var.
Örneğin, Kuzey Irak'ta, kırmızı çizgilerin geçilmesi durumunda işlerin karışacağı ve Türkiye'nin müdahale hakkının doğacağı belirtildi. O hatlar aşıldı ama Türkiye'nin duruma doğrudan müdahale edemeyeceği anlaşıldı. Dolayısıyla ortada bir planlama krizi var.
Örneğin, Musul yöresinde eğer bir Kürt hareketi olursa gene Türkiye'nin farklı tepkiler göstereceğinden söz edildi. Oysa Musul'da neredeyse Türkiye'nin istemediği her şey oluyor, fakat Türkiye durumu izlemekle yetiniyor. Dolayısıyla ortada bir değerlendirme, hesaplama ve öngörü krizi var.
Örneğin, Güney Kıbrıs, AB'ye kabul edilirse, Türkiye'nin de Kuzey Kıbrıs'ı ilhak edeceği bir politika olarak vazedilmişti. Oysa Güney Kıbrıs, hem AB'ye girdi hem de bu (gerçekçi bir biçimde) ne yazık ki, enosis olarak saptandı, ama Türkiye durumu izlemekle yetindi. Dolayısıyla ortada bir dış politika krizi var.
Kısacası, devlet politikaları hemen her noktada zaafa uğramış, stratejik açıdan zorda kalmış durumda.
Bütün bunlar nereden kaynaklanıyor ya da ne yapılırsa bunlar aşılır sorusuna yanıt verebilmek için başka bir olguyu saptayıp yerli yerine oturtmak gerekiyor ki, o da Türkiye'deki 'dünya' ve '(dış) politika' anlayışlarıdır.
Önce şunu saptamak gerekir. Ulusal çıkar gözetimi olmayan (keşke olmasa) bir dış politika tasavvuru hiçbir ülke için söz konusu değil. Ne var ki, bu politikanın oluşabilmesi için bir ülkenin kendi dışında kalan dünyayla mümkün olabilen en geniş ilişkiyi kurması ve o dünyayı komplekssiz bir biçimde benimsemesi gerekiyor. İçe kapanarak, kendi dışında kalan dünyanın tamamını kendine düşman sayarak ve bu duyguların oluşturduğu bir paranoya içinde yaşayarak üretken bir dış politika tayini mümkün değil. Kaldı ki, dış politika esnek ve her gün yeniden kurulan bir şeyken Türkiye, dış politikasını kalıcılık, katılık ve değişmeme ilkeleri üstüne oturtmayı bir marifet sayıyor.
Bu ise, yani bugün hemen her aşamada karşılaştığımız kriz ise bizim 1980'lerde başlayan ve 1990'larda büsbütün kurumsal nitelik kazanan, tam anlamıyla karşılıklı ve önceki dönemlerden çok daha yoğun bir etkileşime, esnekliğe, iletişime dayalı dünya anlayışını henüz içselleştiremediğimizi gösteriyor.
Devlet, kendisi olmaktan ve kendisi kalmaktan vazgeçmedikçe de bu kriz daha çok büyüyecek. Bu konuya devam edeyim.