Krizin asıl anlamı

Türkiye'de son olarak yaşanan ve 23 Nisan krizi olarak 'tescil' edilen krizin arka planına bakınca onun bugüne kadarki bunalımlardan önemli...

Türkiye'de son olarak yaşanan ve 23 Nisan krizi olarak 'tescil' edilen krizin arka planına bakınca onun bugüne kadarki bunalımlardan önemli ölçüde ayrıldığını görüp söylemek mümkün. Bu, bir yanıyla tarihsel devlet politikalarının değişen konjonktüre ayak uyduramayarak boşlukta kalışının yarattığı bir durumdur. Ama bir başka yanıyla da hükümetin yaşadığı bir sorundan kaynaklanmaktadır. Bizde hiç değinilmeyen bu boyutları ele almak istiyorum.
Türkiye'de devlet kendisine, yani tarihsel kabullerine dönük bir tavır içine girildiğinde ona karşı ciddi bir tepki gösterir. Bu tepki genellikle askeri darbeler olarak tezahür eder. Fakat ilginç bir biçimde 1983'te başlayan süreç 1997'deki 28 Şubat örtülü girişimine kadar kesintiye uğramadı. Bu ilginç bir durum. Çünkü, aslında eğer devletin temel önermelerinin tartışmaya açılmasıysa tepki toplayan şey, pek az dönem Özal dönemi kadar bu yaklaşımı göstermiştir. Özal, devleti bütün bürokrasi ve varoluş amaçlarıyla birlikte tartışmaya açmış, orduyu şortla denetleme cesaretini göstermiş, dilediği kişiyi genelkurmay başkanlığına getirmiş, emrini dinlemeyen bir başka komutanın istifasına yol açmıştı. Buna mukabil kendisine karşı herhangi bir kalkışma olmamıştı. Çünkü daha ilk günden attığı adımlarla kendisine verilen toplumsal krediyi bir toplumsal meşruiyete dönüştürmüştü.
Bunun asıl nedeni Türk modernleşmesinin muhafazakâr kanatlarının temel sığınağı olan teknolojiyle içli-dışlı olmasıydı. Özal, yeni bir çağ başlattığını öne sürerek ve bunu programatik bir biçimde somutlaştırınca karşısındaki güçler onun toplumda kazandığı meşruiyetten çekinip gerilemiştir. Teknolojik ilerleme, dönüşüm, yenilik, siyasetin Türkiye'de kendisini meşrulaştıracağı ana eksendir. Bu, 1965 hükümetlerinde Demirel'in
yönetiminde de tekrarlanmış bir durumdu. 1950'lerde Menderes hükümetleri de aynı yoldan yürümüşlerdi. Gerçi tümü bir darbeyle devrildi ama darbe onların ekonomik olarak zayıfladığı ve toplumsal meşruiyetlerinin zayıfladığı dönemde patlamıştır. (Demirel vakasında bu gerekçe toplumsal huzursuzluktu.) Dolayısıyla, teknoloji, hayatın ekonomik olarak dönüştürülmesi anlamına gelen bir olgudur ki, bu da büyük bir siyaset projesinin devreye sokulmasını ve işlenmesini gerektirir.
Bugünkü hükümet tam da bu noktada çok ciddi bir krizin içinde. Hükümetin, işbaşına geldikten sonra çok eleştirildiği gibi kendisini geniş toplum kesimleri karşısında meşrulaştıracak büyük, kalıcı ve somut projeleri yok. Bunlar olmayınca hükümet bir anlamda tutunacak dal da bulamıyor. Oysa Türkiye'de yetersiz kalmaya başlayan devlet kabulleri yeni politikaların acilen üretilip devreye sokulmasını gerektiriyor. Bu yeni yaklaşım muhtemelen (Kıbrıs örneğinde olduğu gibi) yerleşik kabullerle ters düşme potansiyeline sahip. Hükümet bu sezginin ve refleksin içinde. Fakat onların yaratacağı sıkıntının da bilincinde. Bir şey yapabilmek için hükümet elinde tuttuğu tek destek olan seçim meşruiyetine sığınıyor. Oysa bu vazgeçilmeyecek derecede, hayati düzeyde önemli olsa da kalıcılaşması yeni bir ekonomik-teknolojik proje ve dönüştürümü gerektiriyor ki, o yok.
Durumdan zaten rahatsız olan statüko hükümete daha fazla fırsat tanımadan onun açıklarını yakalamak ve işi daha başta bitirmek istiyor. Hükümet ise bütün bunlara karşı sadece demokratik meşruiyet kanalını açık tutarak mücadele etmeye çalışıyor. Ama bu en az onlar kadar karşısındakilerin de kullandığı bir koz ve bu yaşanan gerilimi aşmaya yetmediği gibi hatta onu körüklüyor.
Bu karşılıklı güç sınamasının adı da türban krizi oluyor.